filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

EN İYİ FİLM MÜZİKLERİ


Film müzikleri, filmlerin bel kemiği, sihirli yolculuğu..
Kalbi..

Filmlerde özellikle Avrupa sinemasının film müziklerinin çok daha başarılı olduğunu düşünsem de; İngiliz ve Latin Amerika sinemasında da öne çıkan film müzikleri var ki; bunlar da  o müzikleri duyduğumuz anda beynimizde filmin makarasını sardırmaya başlayıp bizi yeniden o, olağanüstü yolculuğa götürecek cinsten..
 
Bu elbette benim kişisel sıralamam, dünyaca ünlü bestecilerin ellerinden çıkan da var, adını çok az duyduğumuzda..

1- İngiliz sinemasından yönetmen Dany Boyle'nin bugüne kadar yapılmış en iyi filmi Trainspotting'in film müziği Lou Reed'in seslendirdiği "Perfect Day"..
 

 
 
2- Yunan sinemasının unutulmaz yönetmenlerinden Theodoros Angelapoulos'un tablo gibi film karelerinden oluşan The Weeping Meadow'un içinizde çiçekler açtıran  Eleni Karaindrov'un aynı isimli bestesi..
 




3- Amerikalı film yönetmeni Quentin Tarantino'nun belki de en güzel, en pozitif aynı zamanda en objektif filmi Django'nun bizi 1950'lerin o naif melodisiyle sarmalayan film müziği ; Luis Bacalov'un "Django"su.
 


4- Amerikalı yönetmen  Julie Taymor'un  belki de en başarılı filmi Frida'nın film müziklerinin hangisinin daha iyi olduğunu seçmekte zorlanabilirim. Ama filmle en özdeş müzik olarak Chavela Vargas'ın "La Illora"sı..
 
 




5- İtalyan yönetmen Sergio Castellito'nun harika filmi Venuto al Mondo filminin içimizi ağlatan, Emile Hirsch'in intihar sahnesini beynimize kazıtan o olağanüstü film müziği Sia'nın seslendirdiği "Lullaby"
 

 
 
6- İspanyol yönetmen Carlos Saura'nın insanı kalkıp dansetmeye zorlayan, yeteneksizliğinden dolayı kendini sorgulatan ünlü filmi Tango'nun Lola Schifnn'in aynı isimli bestesi.
 


 
7- İtalyan yönetmen Sergio Leone'nin , halen bütün zamanların en iyilerinden kabul edilen filmi Once Upon A Time In America filminin bestesici Ennio Morricore'nin muhteşem melodileri.
 

 
 
8. Yunanlı yönetmen  Mihalis Kakogiannis'in kült filmi Zorba'nın Greek dansı ile akıllarımıza kazınan Mikis Teodorakis bestesi.
 
       


9-  Sırp yönetmen Emir Kusturica'nın 1989'da Cannes'da en iyi yönetmen ödülünü almasına sebep olan " Time of the Gypsies" filminin muhteşem film müziklerine imza atan Goran Bregoviç'in eserleri.
 



10 - Vee senaryosu ile de aşka bakış açısının orjinalliği ile de hafızalarımızdan çıkmayan Michel Gondry'nin  Eternal Sunshine of the Spotless Mind filminin en taş kalpliyi bile aşka özendiren film müziği Beck'in "Everybody's gotta learn sometimes"..
 

DALLAS BUYERS CLUP


Hiç bir filminden ödülsüz dönmeyen Kanadalı yönetmen  Jean-Marc Vallee'nin yine ödülleri fazlasıyla kucaklayacak bir filmi olacağına eminim Dallas Buyers Clup'ın . Umarım öyle de olur.

Özellikle filmin başrol oyuncusu Matthew McConaughey o kadar başarılı ki, şu ana kadar hiç bir filminde olmadığı kadar olağanüstü bir oyunculuk sergiliyor. Tanıyamıyorsunuz, Aids'li ama aşırı homofobik bir adam cinsel tercihinden dolayı değil korunmasız sexden dolayı bu hastalığa yakalanıyor. 30 günlük bir ömür biçilen (dizideki adı ile) Ron Woodroof, tam 7 sene yaşıyor ama bu uğurda verdiği mücadele inanılmaz ve işin ilginç yanı bir kurgu değil. Gerçek bir hayat hikayesinden yola çıkılmış. Ki, mücadele sadece hastalığına karşı değil, devletle de ayrı bir mücadele içinde onaylanmamış ilaçlar yüzünden. Jared Leto her filminde olduğu gibi yine çok başarılı, hatta filmi onun adı geçiyor diye seyrettim desem yalan olmaz. Transeksüellik bir adama bu kadar mı yakışır. Kadın olsa bile çok güzel bir kadın olurmuş, anlıyorsunuz. Ama asıl yük , oyunculuğu ile sizi koltuklarınızda taşa çeviren Matthew McConaughey'de.

Senaryo 1992 yılından biri askıda kalmış. Dallas'da yerel bir gazetede önce röportaj olarak yayınlanıyor. Sonra bu röportajın senaryolaştırılmasına karar veriliyor. Fakat oyuncu bulamıyorlar. Maddi imkanlar el vermiyor. 2013'de Jared Leto'ya senaryo gönderiliyor ama Leto okumuyor bile, McConaughey ise o sırada True Dedective dizisi ile anlaşmış; başka projeler içinde.
McConaughey'in oynadığı Ron rolü için önce Brad Pitt düşünülmüş.

McConaughey "Ron" rolü için tam 21 kilo vermiş. Yani filmde o boya 61 kilo bir adam var. Tamamen bir kemik yığını. Leto ise tam 15 kilo kaybı ile filmde oynarken sadece 51 kiloymuş.

Film Oscar'a pek çok dalda aday, En İyi Film, En İyi Orjinal Senaryo, En İyi Oyuncu (Matthew McConaughey), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Jared Leto), En İyi Kurgu, En İyi Makyaj..

Film şimdiden bir çok uluslararsı ödülü almış ve götürmüş bile. Daha fazlasını da hak ettiğini düşünüyorum. Harikaydı..

Ve tekrar filmin "gerçek yaşam öyküsü" olduğunun altını çizmekte fayda var. Ölmeden seyredilmesi gereken filmlerden. Vizyona girdiğinde mutlaka seyredin.

MR.NOBODY


Belçikalı yönetmen Jaco Van Dormael'in bir başyapıtı. Bu film için söylenebilecek en güzel tabir bu, yönetmen Dormeil daha çok kısa filmleri ile ünlü, ve uzun metrajlı filmleri çok da fazla değil. Ama az ve öz yapım diye buna denir.

Film baştan sona mesajlarla dolu ve hangi kareyi dondurup oradaki mesajı ; filmin tanıtımı için kullanacağınızı bilemiyorsunuz.

Temel mesaj şu : "Bütün yaşamımız seçimlerimizden ibarettir.. Kaderimizi, hatta nasıl öleceğimizi bile kendi seçimlerimiz belirler. Bazen ağzımızdan çıkacak tek bir cümle bile, bütün yaşamımızı değiştirebilir. "

Ben, bilinmeyenlerle dolu bu yaşamımızın neye ve kime bağlı olarak yön değiştirdiğini, ya da kaderin varlığını, yokluğunu sorgulayan filmleri seviyorum. Bir tarafı ile kafa karıştıran, bir tarafı ile kurgusu sizi sarsan filmler.

Filmin olağanüstü yakışıklı oyuncusu Jared Leto sadece fiziği ile değil, oyunculuğu ile de büyülüyor. Requem For A Dream filminde de çok başarılı bir performans çizmişti; bu filmde de.. Son yılların en yakışıklı ve en yetenekli oyuncularından biri o; ve film boyunca , özellikle Anna (Diana Krugel)'i kıskanmamanız , onun yerinde olmak istememeniz imkansız.


Yaşamımıza giren kadınlar ya da erkekler kaderimizi değiştirirler, onlar seçtiğimiz , yürümek istediğimiz yollardır. Yol arkadaşlarıdır.. Ve bizi başarıya mı başarısızlığa mı, ölümsüz bir aşka mı, depresyon içinde bir evliliğe mi, aşksız ama zengin bir yaşama mı götüreceğini bilemeyiz.. Adımı attıktan sonra yaşayacağınız her şey , söyleyeceğiniz tek bir cümle bile sizi bir başka yol ayrımına daha getirebilir..

Filmde Nemo karakteri ( Jared Leto) geleceği görebilen biri, ve seçimlerinin onu nereye götüreceğini çok iyi biliyor. Hatta dünyaya gelmeden önce , anne babasını bile her bebeğin kendisinin seçtiğini muhteşem bir dille anlatıyor.

"Biz doğmadan önce, Unutuluş melekleri, işaret parmaklarını dudaklarımıza götürür ve dudaklarımızın üstünde bir çukur bırakarak bu dünyaya gelmeden önce olduğumuz yerde gördüklerimizi hatırlamamamız ve söylemememiz için mühürlerler. Ama beni mühürlemeyi unuttular...

Zaman tek yöne akıp gidiyor. Geçmişe doğru hatırlayabiliyoruz ancak geleceği göremiyoruz. Ama ben görebiliyorum. Çünkü ben Nemo'yum yani "Bay Hiçkimse"...
Yaşamımız o kadar çok seçenek sunar ki bize, biz bazen hiç birini seçmeyiz, o zaman her ihtimale açık kalırız diyor film. Küçücük bir ayrıntı, saniyelik hareketler bile yaşamımızın geri kalanını baştan başa değiştirebilir.

Düşünün ! Kendi yaşamınıza dönün ve düşünün.
 
 
Filmin sadece verdiği mesajlardan kalın bir roman çıkar ama filmin müzikleri ve çekimleri ayrı bir sanat şöleni. Her bir kare tablo niteliğinde. Evet biraz Amerikan filmi gibi, ama yine de bir Avrupalı yönetmen elinden çıktığı belli.

İşin sadece teknik kısmı değil, edebi, tiyatral, sanatsal tarafı ile o kadar çok ön planda ki; büyülenmemek elde değil. Biraz Amelie, biraz Truman Show, biraz Butterfly Effect, biraz Sliding Doors, ama hiç biri tam olarak filmi tanımyabilecek bir güçte değil. Son zamanlarda seyrettiğim en güzel filmlerden biri Mr.Nobody. Kült filmler listesine gireceğinden asla en ufak bir şüphem yok. Tamam biraz karışık, beyin devreleriniz seyrederken yanabilir ama biraz zorlamalı film insanı. İyi filmin tam betimlemesi bundan başka ne olabilir ki?
 
"Seçim yapmadığın sürece, kalan olasılıkların hepsi mümkündür. "

"Siz hiç aşkınızı, daha ucuz diye almayı tercih etmediğiniz bir kot markasının üretildiği fabrikanın kapatılması sonucu işini kaybeden bir işçinin evinde umutsuzca yumurta haşlarken oluşturduğu klimatik bir etkiyle iki ay sonrası sebep olduğu ani bir yağmurun bir damlasıyla elinizde tuttuğunuz ve sevgilinizin telefon numarasının yazılı olduğu kağıdı ıslatarak mürekkebini akıtması sonucu numarayı kaybettiğiniz ve onu arayıp bulamadığınız için yitirdiniz mi?

Vizyon değil, bir festival filmi Mr.Nobody.. Yani film konusunda seçiciliği olan insanların seyrettiği türden. Herkesin anlayamayacağı türden ama çok şey anlatan türden. Paralel hayat, paralel evren, uçan bisikletler, aşkın ölümcül tutkusu, alternatif yaşamlar, farklı zaman boyutları, yaşam teorileri, sicim teorisi, kuantum fiziği, tesadüfler, doğru ve yanlış seçimler üzerine yapılmış en iyi filmlerden.

Yaşamımız bütün filmleri seyredecek kadar uzun değil ise en iyilerini es geçmemekte fayda var.

İyi seyirler.






BAŞLANGIÇ



Bu sefer bir beni kim şaşırttı dersiniz?

Shutter İsland'daki performansıyla Leonardo Di Caprio değil (ki bu çocuk artık asla kötü bir filmde oynamıyor ve muhteşem bir oyuncu olduğunu hepimiz kabul ettik) , filmin yönetmeni Christopher Nolan oldu tabiki de.. "kara şövalye" gibi tamamen sıradan bir filme imza attıktan sonra "inception" gibi son zamanların en iyi bilim kurgularından birini yapması h
alen inanabilir gibi gelmiyor bana..

Öncelikle film başından sonuna kadar koltukta kendi içinizde ayrı bir kabus yaşamanıza ve eve gidip uyumaya korkutuyor insanı (korku filmi değil yanıtmasın bu)..Filmin ana fikri şu: Kişi kendi içinde özümsediği ya da çok yakınlık duyduğu birinin hissettiği her türlü duyguyu –mutluluk, acı, ızdırap vb –kendisi de hisseder. Yani başkasının mutluluğunu, acısını rüyalar aracılığıyla o da yaşar..

Başlangıç mutlaka ama mutlaka izlenmesi gereken ve izleyenleri çok şaşırtacak bir film. Filmi izleyecekler için konuyu detaylı yazmaya niyetim yok. Nolan neticede ciddi bir işe soyunmuş ve başarılı olmuş. Bu kadar karmaşık konuyu nereye bağlayacak derken finalde amacına ulaşmış.

Film bir anlamda Freud’un bilinçaltı teziyle uyuşuyor. Ama filmin ortaya koyduğu başka bir fikir var. Bir insanın zihninde yatan her şeyi öğrenmek istiyorsanız onun beyninin en derin noktasına ulaşmak zorundasınız. Bu yüzden Nolan’a göre rüya içinde rüya, tekrar bir rüya, sonra bir rüya diye dördünce boyuta geçmeniz gerekiyor.

CLOUD ATLAS


Wacho
wski Kardeşler'den sıradan bir film beklememek gerektiğini Matrix'den bu yana hepimiz öğrenmişizdir sanıyorum.. Ama bu film gerçekten fazla anlam yüklü; ama bunu kördüğüm şeklinde birbirinden ayrı 6 farklı zamanda; 6 birbirinden bağımsız hikaye ile anlatan; oyuncuların oyunculuk kariyerlerinde muazzam yetenekler sergiledikleri tek kelimeyle muhteşem bir film..


"O kadar da bireysel düşünme. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, deme.. Gerekirse isyan et!" diyor bu film..

Filmin eleştirdiği şey aslında her anlamda ayrımcılık..Eşcinseller ile heteroseksüeller; siyahlar ve beyazlar gibi ayrımcılığa değinirken; kapitalizmin gün gelip insan üretmeye kadar gideceği ürkütücü boyutlara dikkat çekiyor. (Bu arada eşcinselliğe dair ayrımcılık konusunda Wachowski Kardeşler'den Larry'nin kısa bir süre önce kadına dönüşmesinin de etksi var diye tahmin ediyorum)..

Rahimden mezara kadar birilerine boyun eğiyoruz; birilerine bağımlıyız; asla tam anlamıyla özgür değiliz mesajını çok güçlü veriyor bu film ; ama onun da ötesinde karma felsefesine, kuantuma dayanıyor bir şekilde.. Ruhlar kaybolmuyor aslında; gövdelerimiz giysilerimiz; ve iyi ve kötü ruhlar sadece gömlek değiştiriyor, farklı dönemlerde ve gelecekte de bu hiç değişmeyecek; hatta kronik şekilde büyüyecek; ezilenler de güçlenenler de..

Doğru olan fikirlere bir kişi inansa bile yeter diyor film.. Yeni insanlar tanımak önümüzde açılan yeni kapılardır aslında; yollarımız değişir.. Ölüm ile ruhun asla yok olmaz; başka bir bedende yaşamaya devam eder..

Pek çok anlamda bana göre türünün devrimsel ilk örneği bu film.. Herşeyi farklı.. 6 hikayenin birbirinden kopuk gibi ama aslında birbirine çok paralel anlatılış şekli; oyuncuların makyajla bu kadar değişik karekterlerde bu kadar başarılı(kimin kim olduğunu anlamak için -nasıl bir makyaj tekniği ise bu- kareleri dondurup gözünüzle dikkat kesilin) oyunculukları büyüleyici boyutta..

Elbette Tom Hanks de, Halle Berry de, Hugh Grant da, Hugo Weating de muhteşem oyunculuklar sergilemişler ama benim bu filmdeki gerçek favorim Jim Sturgess.. İngiltere'nin yetiştirdiği gencecik bir oyuncu ve o profesyonel büyüklerinin arasında hiç de azımsanmayacak kusursuzlukla rollerinin hakkından geliyor.

6 ayrı zaman, 6 ayrı hikaye, 6 rolde oynanmış kusursuz oyunculuklar; ve türünün ilk örneği bambaşka yepyeni tarzda inanılmaz bir film...

Mutlaka seyredin.. Ve sonuna kadar seyretmeden kesinlikle film hakkında kararlar vermeyin derim ben.

THE MACHINIST





Oyuncu Christian Bale olunca Amerikan filmi olduğunu düşünmüştüm ama Avrupa filmiymiş. Üstelik şu ara İspanyol film endistürisi İtalya ve Fransa'nın pabucunu dama atmış durumda.. 2004 yılında çekilmiş ama ben kaçırmışım işte; seyredip tavsiye eden de çıkmayınca ; bir dünya içi boş filmi seyredip, iyi yapımları gözden kaçırıyoruz..

Makinist son derece kaliteli bir psikolojik gerilime sahip türde , aynı zamanda Christian Bale‘nin oyunculuğunu Dünya’ya kabul ettirdiği film olarak görülüyor.

Filmin Yönetmenliğini Brad Anderson çok başarılı.. Bu ismi aklıma yazdım şimdiden..(Yönetmenleri akılda tutmak lazım, oyunculardan önce filmin kalitesi hakkında önemli bir ipucu veriyor.)

İnternet sitelerinde araştırdığım kadarı ile, taraflı tarafsız tüm izleyiciler ve eleştirmenler tarafından övgü ile söz edilen bu film, insan psikolojisini son derece zorlayan bir film. Filmin akışının ağır olduğunu, fakat müthiş derecede sürükleyici olduğunu belirten sinema hayranları filmi her yaştan insanın en az bir kere mutlaka izlemesi gerektiğini de ifade ediyorlar.

Arşivinize alınması tavsiye olunur..

ANNA KARANİNA







2012'nin muhteşem final filmi Anna Karanina oldu...

Daha önce defalarca uyarlamasını seyrettim ben diyenler için ; bu uyarlamanın diğerleri ile uzaktan yakınlan alakası olmadığını dile getirmek gerek. Sanat için sanat filmlerinden biri bu.. 40 yaşında genç bir yönetmen olan Joe Wright 'ın bambaşka, yepyeni bir yorumu ve bana göre muhteşem....
Başlarda uzun zaman 'tiyatronun perdeye aktarılması' şeklinde oyalayıcı bir aşama geçiren sinemaya inat büyük bölümü tiyatro sahnesinde ve binasında geçen Anna Karenina, ironik anlatımı ve göndermeleriyle üslubunu özgün bir noktaya taşıyor..Tiyatral bir film Anna Karanina , klasik bir film beklentisi içinde gidenlere göre bir film değil.. Yapaylığın ortasına muhteşem bir görsel show izlettiriyor seyirciye.. Sahneleri çekimler tasarımlar insan ruhunun içini yansıtış şekli (bütün dünyanın aynı anda aynı şeye odaklanma haliyle insana verdiği o derin baskıyı) o kadar güçlü anlatıyor ki; işte tam da böyle oluyor diyorsunuz.. Benim anladığım ve bildiğim birşeyi kusursuz anlatmış, diyorsunuz..
Jude Law 'ı başroldeki prens diye beklerken; Anna Karanina'nın bahtsız kocası olarak izliyoruz ki; sanırım en çok onun adına üzülüyor izleyici.. Tiyatroda canlı görsen sarılır avutursunuz ve yüce gönüllülüğüne hayran kalırsınız.. 
Ama bu filmde gerçekten harika bir keşif var..İngiliz sineması beni şaşırtmaya devam ediyor.. Prens Vronsky rolünde Aaron Johnson ... 22 yaşında gencecik bir oyuncu ve dünyadaki neslin sürekli ne kadar güzelleştiğine harikulade bir örnek..İnanılmaz yakışıklı genç bir yetenek (filmde saçları o kadar sarıya boyamasalar ve bıyıklar da tüy gibi olmasa iyiydi ama o kadar kusur kadı kızında da olur).. 
Bu uyarlama o kadar başarılı olmuş ki, hem izleyicinin hayal dünyasının kapılarının beyaz perdede kapanmamasını sağlıyor, hem de -aynı oranda- sinema tekniklerini kullanarak mükemmel bir eser ortaya koyuyor.
Bu arada okuduğum kadarı ile takı tasarımlarını Chanel yapmış (ki gözleriniz kamaşıyor)..
Yılın final filmi olarak da, 2013'ün başlangıç filmi olarak da kaçırmayın derim..
Film, gerçekten de sinemada seyrediliyor..

TWICE BORN, SEN DÜNYAYA GELMEDEN



Usta İtalyan oyuncu ve yönetmen Sergio Castellito'nun savaş fonunda çok etkileyici bir aşk filmi.. Costellino hem yönetmen koltuğunda hem de başrolde olmasa da oyuncu olarak filmin içinde yer alıyor. Ben filmi her anlamda çok beğendim en başta bunu söylemeliyim... 

Filmin başrol oyuncusu olarak Penelope Cruz'un oyunculuğunu hepimiz biliyoruz ama özelllikle farkında olmadığımız üç isim çok öne çıkıyor ki; tek kelimeyle kusursuz oyunculuk sergilemişler: Biri Amerikalı yeni yetme genç oyuncu Emile Hirsch (bir insan nasıl hem bu kadar yakışıklı hem bu kadar yetenekli olabilir dediğimiz o muhteşem örneklerden), diğeri Türk bir oyuncu Saadet Işıl Aksoy, diğeri de (bu adam acaba Fidel Castro'yu hiç oynamayı düşünmüş müdür? diye aklımdan geçirdiğim) Adnan Haskoviç adında Bosna'lı bir oyuncu.. Haskoviç'in Bosna'da "Benim Adım Kırmızı"nın tiyatrosunda oynadığı bilgisini okudum az önce; ki, az-buz bir oyunculuk değildir bu...

Biraz uzun ama çok dolu bir film..Filmde Amerikalı fotoğrafçı rolünde oynayan E. Hirsch, 23 yaşında kıpır kıpır feci enerjik , eğlenceli ama karşılaştığı İtalyan kadın Gemma'ya (P.Cruz'a) gördüğü anda aşık olan, muhteşem bakışları ve tarzı ile sinema koltuklarında oturan kadınları da Gemma'ya dönüştürüp etkileyebilecek denli inanılmaz bir adam... Film boyunca gözlerinizi en çok onun üzerinde oluyor ki, bu çok normal...

Filmin daha öncelerde de yaptığım gibi yine konusunun nasıl geliştiğinin ayrıntısına girmeyeceğim..Ama kesinlikle tavsiye ediyorum, Avrupa filmlerinin en etkileyici olanlarından diye iddia ediyorum..

Bu arada film bir kitap uyarlaması.. Ünlü İtalyan yazar Margaret Mazzantini’nin romanından uyarlama; ve yönetmen Castellito da onun eşi oluyor...
 Buyurunuz, iyi seyirler...