güncel konular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güncel konular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KADINLARI PAGANİSTE DÖNÜŞTÜREN ERKEKLER


JON KORTAJARENA

...Ve tanrı erkeği yarattı. 19 Mayıs 1985 doğumlu İspanyol model. Şu an Madonna'yı mutlu etmekle meşgul. Bütün heteroseksüel erkeklerin bile cinsel tercihlerini değiştirecek kadar baş döndürücü.

Hugo Boss "Orange" erkek parfümünün yüzü. En popüler erkek mankenler listesinde ( elbette en çok kazanan erkek modeller listesinde de) ilk 10'da. Tom Ford'un ilham meleği. DKNY ve H&M reklamlarında bütün kadınların kıyafeti boş verip taş kesilerek yüzüne baktığı adam.  Just Cavalli, Versace, Giorgo Armani, Bally, Etro, Trussardi, Hermes, Guess, Diesel, Lagerfeld'in birbirini ezerek model olarak kullandığı adam.

Tatil yaparken, 18 yaşındayken Cavalli tarafından keşfedilmiş.



 

TAYLOR KITSCH

8 Nisan 1981 doğumlu Kanada doğumlu genç aktör.

Zamanında ailesi için inşaatta bile çalışmış. New York'da tren istasyonlarında, sokaklarda uyumuş. Los Angeles'ta Diesel tarafından keşfedilmiş. Daha sonra dizi oyunculuğu ile ününü pekiştirmiş. Friday Night Lights dizisinde tam 68 bölüm oynamış.

Saçları, karizması, yüzü, vücudu, gülüşü için söylenebilecek hiç bir şey yok : kusursuz..

 Austin-Teksas'ta oturuyormuş. Yani gidip birebir görüp son nefesinizi falan vermek isterseniz, uçak biletlerinizi alın şimdiden.


 
MARLON TEİXEİRA

19 Eylül 1991 doğumlu Brezilya'lı model.  Kendisinde Portekiz ve Kızılderili kanı var.

Emperia Armani, Dolce& Gabanna, Roberto Cavalli, Jean Paul Gaultier, Emperio Armani ve Dior Homme'un nefesleri kesen taş bebek mankeni.

Bu arada ben kendisini Tommy Hilfiger reklamında keşfedip, o sayfada 15 dakika suratına bakakaldığım model olduğunu söylemeden geçersem olmaz. Dergi elimde 3 aylık oldu, halen atmıyorum. Bence yakında canlanıp çıkacak o sayfadan.

Uluslararası erkek modeller arasında dünya sıralamasında 7.sırada. Brezilya'nın ise en iyi modeli.


 
TYSON BALLOU

14 Kasım 1976 doğumlu Amerika'lı taş model. 15 yaşında keşfedilmiş. O yaştan beri bence yaşı en fazla 10 yılda ileri gidip oralarda takılıp kalmış. . Jil Sander, Moschino, Hugo Boss, Emperio Armani, BCBG, DKNY, Valentino'nun bir numaralı mankeni.

Hatta şu aralar uluslararası erkek modeller arasında en çok para kazanan, bir numaralı model.
 
 
 
 

GABRİEL AUBRY

30 Ağustos 1976 doğumlu Kanadalı manken..

Yıllarca kendisini Halle Berry'den kıskandık. Ama o sırada Halle kendisinden çocuk bile yaptı. Gerçi adam pek bir işe yaramadı sanırım, çocuk Halle'ye daha çok benzedi. Ama olsun heyecanı yeter. En büyük bağlantısını Calvin Kline ile yaptı. Diğer büyük markalara nazaran en çok onun reklamında gördüğümüz bir model. ( Of! bu ne ya )

Vogue'un erkek dergisinde üst üste 4 kez kapak olmuş tek mankendir.



 
AARON TAYLOR JOHNSON

Anna Karanina'nın Kont Varonsky'si.. 13 Haziran 1990 İngiltere doğumlu tanrının dünyadaki izdüşümü. Anna Karanina değil bütün kadınları büyüleyip kendini tren raylarına attırtacak acayip bir adam..

Bu adamın verdiği enerjiden, ışıktan trafo kurulur.

Nasıl oldu da Sam Taylor Woods'la evlendi bir türlü akıl sır erdiremediğimiz genç yetenek oyuncu. Üstelik bir bebeği bile oldu. Bu adamların dünyada kendilerinden bir şeyler bırakmalarını daima destekliyorum. Bu arada karısının soyadını kullandığına göre , baya nüfuslu bir eş olsa gerek.

Anna Karanina'ya Jud Law için gidip bu Aaron Johnson'a aşık olarak çıktığım için hiç pişman değilim. İçmeden sarhoş edecek türden kendisi.
 
 
 
 
 
 
JARED LETO
26 Aralık 1971 doğumlu.. Sonsuza kadar genç kalanlardan. Amerikalı muhteşem aktör.

Kendisi küçücük bir ergenken rol aldığı "Requem for a Dream" deki rolü ile  günlerce etkisi altında bırakmış. Biraz büyüyüp serpilince "Mr.Nobody" de bebek gibi yüzü ile herkesi kendine aşık etmiş, "Büyük İskender"i bile baştan çıkartan karakteri canlandırırken, sinema objektifinden içeri dalıp, tokalaşıp kendisini tebrik etmek istediğimiz güzel insan.
 
 
 
 
 
 
 BEN BARNES
20 Ağustos 1981 doğumlu İngiliz sinema oyuncusu. Kendisini en çok tanıttığı filmi "Dorian Grey'in Portresi"dir. Son dönem İngiliz oyuncuların Yunan Heykellerinden bir farkı olup olmadığı konusunda kafaları karıştıracak bir fiziğe sahiptir.

Anne-baba psikiyatrist ya da terapist olunca huzurlu ve mutlu büyüyen çocukların, ne kadar güzel de olabileceğinin canlı kanıtıdır.

Saçlarını her zaman uzatmalıdır. Kızlarda bile bu kadar sağlıklı saçlar olduğu tartışılır.

O gerçek bir Dorian Grey'dir.













SUYA YAZILAN TRAJEDİ : STRUMA


Resmi tarih, hiç bir toplumun ya da milletin utanç duyacağı olayları yazmaz.

Bunun farkındalığında olan insanlar; tarihi devlet elinden geçmiş, sansüre uğramış haliyle değil; tüm gerçekliği ile görmek ve anlamak için başka kaynaklardan faydalanırlar.

Farklı yazarların kitaplarını okurlar, gazete kürürlerini keser saklarlar (benim gibi), medyada devlet eli değmemiş kanalların programlarını seyreder ve tarihçilerin yorumlarını dinlerler.

Struma Gemisi'nin hikayesi Cumhuriyetin ilk yıllarında 2.Dünya Savaşında Hitlerin Yahudi Soykırımından kaçan Musevilerin , müttefikimiz olan Almanlar'a destek vermek amacıyla ve başka siyasi sebeplerden dolayı o dönemin Cumhuriyet Halk Partisi'nin sağduyusuz vekillerinin Ankara'dan verdiği talimatla, üç ay boyunca boğazlardan geçişine müsaade edilmediği için ölüme terkedilen 769 kişinin çok dramatik bir hikayesidir.

Türkiye'nin en büyük "tarihi utanç"larından biridir.

2.Dünya savaşı en büyük insanlık suçlarını içinde barındırır. Ki, bir çok filme konu olmuş "Yahudi Soykırımı" en çok işlenen konulardan biridir ki; yaşananları, yapılanları, değil tarihin içine sindirmesi; insan olarak arşivlerini, kitaplarını okumaya; filmlerini seyretmeye bile katlanamadığımız savaş suçlarıdır. 

Hiç kimsenin kalkıp da "altında yatan sebepler şunlardı" ile başlayan cümle kurmasına bile tahammül edilemez. Savaş cinayetlere kılıf olamaz. Sebepler her ne olursa suçsuz yere ölen onca insanın hikayesini nasıl içimize sindirebiliriz..

Sizin sebepleriniz, onların yaşadıklarını hafifletir mi? Ya da dünya tarihinin yaşatılan her hangi bir trajedisini haklı kılar mı? Sebepler hükümetleri bağlar; konumuz "insan"sa bunun alt sebebi , üst sebebi ; insana "vicdanını" unutturmamalıdır.

2.Dünya Savaşı'nın en yoğun savaş günlerinde Yahudi Soykırımından kaçan yüzlerce Musevi kendisine Avrupa'dan kaçacak yollar aramaktadır. 1941 yılında Romanya'nın Yaş şehrinde 4000 yahudinin katledilmesinden sonra Yahudiler Filistine kaçıp kurtulmayı planlıyor. Romanya'dan yola çıkacak olan Struma Gemisi'nin haberi perde perde yayılır ve o dönem için o gemi ile Avrupa topraklarından kopmak bir kurtuluştur. Gemi için basında çıkan ilanlarda Quenn Mary Transatlantiğinin fotoğraflarıdır ve o fotoğraflarla 769 kişiden kişi başı 1000'er dolar ücret alınıyor.

Geminin reklamı o kadar güçlü yapılır ki, Museviler canlarını kurtarmak için normal şartlarda verebilecekleri paranın 20 mislini vererek, bütün paralarını ortaya koyarak bu gemiye bilet alırlar. Gemi sadece 100 kişiliktir ve sadece bir tuvalate sahiptir.

Gemiyi organize eden Yunan'lı acenta, asıl geminin Karadeniz açıklarında beklediğini iddia eder. Aslında başka bir gemi yoktur. 100 kişilik alt kısmı sacdan, süpertekürü ahşaptan olan çok eski ve çürük bir gemidir bu ve 100 kişilik gemiye 769 kişi doldurulur. Gemi kendini taşıyamazken bir hayalet gemi görüntüsündeki bu taşıma aracı 769 kişi için yeterince küçüktür ve yetersizdir.

Gemi su ihtiyacını denizden çekilen deniz suyu ile gidermektedir. Günde bir kez çay dağıtılır ve etrafta bulunan sandıklar parçalanarak ısınma ihtiyacı  giderilir. Günde 1 portakal ve şeker hakları vardır. Gemidekilerin 300 tanesi çocuk ve 200 tanesi kadın. Hamile olanlar var. Gemi o kadar kötü bir durumdaki ne yeterince can kurtarma motoru var, ne telsizi, ne de aydınlatma motoru var.

15 Aralık 1941'de Sarayburnu açıklarına geldiğinde devlet boğazlardan geçiş vermeyen, (Alman müttefiki Türkiye) ve dönemin Cumhuriye Halk Partisi'nin sağduyusuz hükümeti tam 3 ay boyunca o kadar insanın ne karaya ayak basmasına ne de geçişine müsaade ederek Aralık-Şubat ayları arasında en soğuk dönemde boğazda bekletir.

Salgın hastalıklar başlar gemide ve gemideki insanların durumu her ne olursa olsun gemiden ayrılmaları yasaklanır. Bir genç gemiden atlarak kaçmak istemiş ama Türk yetkililerce yakalanıp gemiye yeniden iade edilmiştir.

Türk basınında , Türk hükümetinin bu konuda aldığı kararın doğru olduğunu destekleyecek şekilde haberler yapılır . Hatta gemide bulunan Yahudilerin amaçlarının Filistine gitmek değil de İstanbul'u işgal etmek olduğu bile iddia edilir. Yahudi Komitesinin İstanbul'da bulunan Hahambaşı'nın topladığı yardımlarla sıcak yemek götürülmesine müsaade edilir.

İngiliz hükümeti araya girer ve 28 tane küçük çocuğu (11 yaşları civarında ) seyahat belgesi verebileceğini söyler ; Türk Hükümeti bunu da reddedip çocukların gemiden çıkmasına müsaade etmez.

Gemiden kurtulmasına müsaade edilen tek kişi Vehbi Koç'un çabaları sayesinde Romanya Mobil şirketinin bakında olan Martin Segall ve ailesi oluyor.

Yahudiler aylarca beyaz bayraklar açıp "bizi kurtarın" diye çığlıklar atıyorlar, ama hükümet yetkilileri bu konuda hiç bir şey yapmıyor.

Sonra bir sabah römork sesleri işitiliyor. Gemide , ölmeden yaşamayı başarmış olanlar sevinç çığlıkları atıyor. Geminin büyük bir kısmı açlıktan ve hastalıktan ölmüş insanlarla dolu. Römorkların onları kurtarmaya geldiklerinden o kadar eminler ki.. "Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti.. Kurtardın bizi ! " diye pankartlar açıyorlar. Ama römorklar Struma gemisini Karadeniz açıklarına çekiyor.


Struma 23 mil açıkta, motorsuz, yakıtsız, yiyeceksiz, susuz, ilaçsız kaderine terk ediliyor. 24 Şubat 1941 saat 02.00'da başıboş gezen bu gemiyi Bir Sovyet denizaltısı torpille vuruyor. Türkiye'den çıkan kurtarma sandalları bölgeye ulaştığında sağ kurtulan tek bir beden : David Stoliar adında 16 yaşında bir genç oluyor. Onu kurtarma ekibi değil, bir balıkçı teknesi bulup kurtarıyor. Deniz o kadar soğukmuş ki, o kadar buz tutmuş ki insanlar, onun dışında hiç kurtulan olmamış Struma'dan.


David'i balıkçılar Şile'de bir odun sobalı kahvehaneye getiriyorlar önce seferber oluyorlar onun için. Ve David Stoliar yıllar sonra 95 yaşındaki kendisini kurtaran balıkçıyı buluyor Şile'ye ziyarete gelip. Balıkçı onu gözyaşları içinde karşılıyor.

Bunu yıllar önce gazeteden okuduğumda ben de gözyaşlarımı tutamamıştım.
 
Türk Hükümeti Struma Faciasından 3 hafta sonra bir basın açıklaması yaparak konudaki haklılığını savunuyor. Konu ile ilgili hiç bir sorumluluklarının olmadığını, Türkiye'ye gayri meşru yollardan girmeye çalışan insanlara engel olmaktan başka hiç bir şey yapmadıklarını dile getiriyorlar. Emniyet güçleri Yahudi cemaate bu konunun fazla dile getirilmeden üstünün kapatılması ve unutulması gerektiği konusunda ağır baskılar yapıyor.

Tarihte yapılan her insanlık suçu gibi bu da vatanperverlik ilan ediliyor. Üstü örtülüyor, tarihimizde asla yer bulmuyor

Üstü kapatılıyor, Türkiye kendini aklıyor, ama utancımız olmaktan kendini kurtaramıyor












İÇKİDEN PANTER DE ÇIKABİLİR TAVUŞ KUŞU DA


Hafta sonunu iple çekiyorsunuz sonra da kaşlarınız iki tarafa devrilmiş olarak mı evinizin kapısından giriyorsunuz ? Artık devrik kaşlara son vermenin zamanı geldi..

Çözüm : yanınızı sıkıcı sıkıcı işten bahseden arkadaşınızı yanınıza almamakta.. Ya da sürekli İstanbul trafiğinden, ya da atmosfer hareketlerinden. Onu ekin ve kaçın hemen.

Dünyanın bir çok yerinde insanlar bir bara gidip kahkahalarla evlerine dönebiliyorlar. Biliyorum şaka gibi gelecek size ama böyle bu durum.

Türkiye'de İstanbul hariç tutuyorum. Orada da inanılmaz eğlenmek mümkün, hiç tanımadıklarınla selamlaşmak, sohbet etmek, üçüncü kadehten sonra karşılıklı dudakları "uu" şeklinde büzüştürerek dans etmek  (uu yapmayın kötü duruyor ama nedense herkes uu yapıyor- uu beybi - )

Güzel kokular, baştan çıkaran giysiler, çıplak omuzlu kadınlar, çıplak baldırlı erkekler (tamam bu şakaydı-baldırı çıplak olmasın), bonkör davranan erkekler, bir bira ile bütün geceyi tüketmeyen kadınlar ve erkekler, zarif kadehler, suratlar asılmadan konuşulabilecek konular, çatal kaşık sesine bile gülen pozitif insanlar, arkadaşınızın 20 sene öncesinden kalmış breakdance yapmaya çalışırken etrafta patlayan kahkahalar, (bazen gülmeye bahane bulmak çok olabilir, profesyonel tango bile yapsanız herkes kahkaha atabilir..) "Az önce çocukluk arkadaşınıza elektrik çarptı sanırım" diyen yan taraftaki grup onun dans figürü yaptığından habersiz olabilir. Boşverin mantıklı açıklama yapmayın, selamlaşın ve kaynaşın. Dünya ne kadar da küçük, herkesi tanımak ne kadar güzel..

Bar'lara gelen bir çok insan yeni birine rastlamak için geliyor farkında mısınız? (Ben öyleysem herkes de öyledir).. Ama gerçekten böyle.. Herkes hayatının aşkına o gece rastlayabilir? Bardan sevgili çıkmaz mı? Bence çıkar..

Nereden çıkacak? Foursqere'den mi? 'Facebook'tan mı? Farkındaysanız 'facebook'tan tanıştığınız en son ahu gözlü kız şaşı çıktı.  Fidan boylu sandığınız adam da belinize geliyordu? Üstelik ön dişi sararmış, ve sizinle hesabı bile paylaşacak kadar görgüsüzdü..

Barda oturun, sıkıcı masalarda değil. Sıkıcı masalarda sıkıcı çiftler otursun. Eşini, sevgilisine bakanın gözünü oyan dombili adamlar otursun. Siz yalnızsanız ya da arkadaş grubu ile geldiyseniz barmenin önünde ışık altında olun. "Ben buradayım, sıkıcı hayatın pençesinden kurtulmuş heyecan arayan biriyim"diyin. Barda durun ve üç kez içinden tekrarlayın istediğin oluyor, gökten zembille biri geliyor; öyle biri geliyor ki ; aklınız şaşıyor. İnce uzun, 'r' leri bastırarak söyleyen, cümleleri duvara çarpıp yankı yapan, saçları ışık saçan biri.. (Öyle birinin hayalini kuruyoruz ama yok tabi, ama olabilir de, sonuçta fotoğraflarını görüyoruz , bu adamlar bu dünyada yaşıyorlar ..)

En eğlenceli arkadaşlarınız az kullanılmış espriler kullananlar, o kafayla sarhoş sarhoş ağızlarını toparlayabilirlerse, beyinlerini de toparlanıp espri yapılıyorsa , gece boynuna sarılın ve öpücüklere boğun. Her zaman bulunmaz o kadar iyisi.

Sıradan bir ev sohbetinde bile, kırmızı ışıkta geçince adamı nasıl evire çevire dövdüğünden, ya da iş yerindeki müdürü ona çomak sokunca nasıl uçan tekme attığını anlatan arkadaşınızı görürseniz içkili ortamda görmezden gelin. Dışarıya çıkacağınız saatte ararsa "uyuyorum şu anda rüyanın ortasındayım, kapatma lazım" diyin. Sonra pikniğe falan çağırırsınız. Onun hayatımızda, başka anlamda bir rengine ihtiyacım var.

En eğlenceli arkadaş (aslında bar demeyelim bu ortama; pub daha uygun) içkili ortamda kısık seste kulağınıza yaklaşarak yan taraftaki adam hakkında müstehcen bir şey söyleyecek ve arkasından sizi kıkır kıkır güldürecek kadar sevimli olmalıdır, "size 3. tekil şahıs" gibi değil de çocukken çamurdan kayık yaptığımız eski bir arkadaşınız kadar samimi ve yakın olmalıdır. Çamurdan kayık mı? Kumdan kayık o bence , neyse işte..

Aynı adamı beğenmeli ama sana bırakmalı; ya da adamın ayakkabı renginin kıyafetine hiç uygun olmadığını söyleyip sizi soğutmalı, ya da "iyi olan kazansın" diye adamı ortaya koyup sizinle paylaşmalı. Üf tamam abarttım; o kadar da değil.

İyi içki arkadaşı dediğin kişi nasıl olmalı ayrıca?

İçtikten sonra ne o seni dinlemeli, ne sen onu. İkinizde kendi kendinize konuşmalısınız. Üstelik mızıl mızıl değil, bağıra bağıra, kendi kendine konuşmalı, kendi kendine gülmelisiniz. Sonra birbirinize çarpa çarpa sokakta pinpon topu gibi arada birbirinize de çarpmak serbest; yürümelisiniz. Taksiler sizi almamalı. (Alsalar iyi olur, ama almıyorlar nedense.. )

Çapkın kadın eğlencelidir ama yamulmuş çapkın kadın ortaya canlı bomba koymuşsun gibi kaçırıp dağıtabilir herkesi. Sarhoş kadından deli bile korkar.

Sarhoş olup , sarhoş olduğunu çaktırmayan kadın çok sevimli olur. Bütün erkekler ona hayrandır. Herkes ona bakar. Herkes ona içki ısmarlar. Herkes telefonunu vermeye çalışır. Herkes elini tutar. Herkes "sana aşık oldum" der. Demezler mi, yapmazlar mı? Bence öyle olsa ne güzel olurdu değil mi?

Eve gitmeden önce köşedeki çorbacıya girerken, siparişinizi tek hamlede söyleyebiliyorsanız; siz bir evliyasınız. Ben söyleyebiliyorum ama garson anlamıyor. Suç onda, bence o saatte uykuları geliyor ve duymuyorlar.

Bir de sarımsak yemeyen bir sevgiliniz varsa, kapıdan girdiğinizde "ben geldim" dediğiniz anda doğal gaz alarmlarını çalıştırıp öttürecek kadar çok sarmısağı çorbanıza doldurmasanız iyi olur.

Benim yazdıklarımı yapın, yaptıklarımı yapmayın.



YENİÇERİ KATLİAMI


Tarih boyunca devlet kademelerinde olan bütün liderlerin en büyük korkusu kendi ordusuna yenik düşmektir.

Dünya tarihinde farklı dönemlerde güçlenen orduya karşı liderlerin korkusu akabinde kendi ordusunun tasfiye edilmesi fazlasıyla tekrar edilmiş bir durumdur ki; bunun pek çoğu insanlık dışı kanlı baskınlardır. Tarih kitapları size öğretilmesi gereken şekilde yazılanlarla doludur. Çünkü her devlet oluşumu kendini lekelemek değil, yaptığını haklı göstermekle mükelleftir.

Osmanlı'daki Yeniçeri Katliamı, dünya tarihinde kendi ordusuna yapılmış en kanlı en acımasız katliamdır.

Yeniçeri Ocağının temel misyonu ilk kurulduğu 1. Murat döneminde "padişah ve hanedanın" korunması idi. Padişah bile Yeniçeri Ocağının bir askeri bir parçası idi. Ordu-devlet geleneğinin başlangıcı kabul edilen bir dönemdir bu.

Ocak, fetihlerin en önemli vurucu gücüydü. Ocağın askerleri, Balkanlar'da ve Avrupa'daki fethedilen topraklardaki  Hıristiyan ailelerin çocukları arasından seçilen devşirmelerdi. Bu çocuklar, Anadolu'daki Türk çiftçilerin yanına gönderilmekte, burada Müslümanlığı benimsemekte, Türkçe öğrenmekte, Türkleştirilmekteydiler.

Aileleri olmayan, evlenme izinleri olmayan, kendilerini sadece Osmanlı'nın korunmasına adayan bir ordu idi bu.

Osmanlı'nın gerileme dönemine kadar çok başarılı bir teşkilat olmuşlardır ve tüm Avrupa'yı karşılarında titretmişlerdir.

Üç yüzyıl içinde ocak eski haliyle kalmamıştır elbette. Büyümüş, gittikçe kurumsallaşmış, Anadolu ve Balkanlar'da halkla iç içe geçmiş, sadece askerlikle sınırlı kalmayarak Ahilikle birleşmiş, Yeniçeri askerleri aynı zamanda esnaflaşmış, loncalara girerek ve loncaları örgütleyerek bir esnaf örgütü konumuna gelmiş, Bektaşi tarikatıyla iç içe geçerek mezhepsel bir örgütlenmeye dönüşmüştür.

Yeniçeri Ocağı sadece bir asker ocağı değil, toplumun büyük çoğunluğunu özellikle kentli orta sınıfları temsil ettiğini, yine yoksul halk katmanlarına öncülük ettiğini, toplumsal bir örgütlenme olduğunu, adeta bir siyasi parti kimliği kazandığını ifade etmekte fayda var.

Ocak, Osmanlı hanedanlarında kimin padişah olacağını belirleyen, kimin ne zaman tahttan indirileceğine karar veren bir güç haline gelmiştir.

Tarihte, ilerici-gerici kavgası olarak aktarılan tartışma, reformcu-ilerici padişahların yenileşme çabalarına karşı çıkan gerici-tutucu bir Yeniçeri Ocağı tablosudur. Ama ideolojik örtünün altında yatan kavga bambaşkadır.

Ocağın tasfiye fikri, Fransız İhtilalinden sonra, 3.Selim'in Fransız etkisi altında kalan danışmanlarının etkisi ile başlamıştır. Ve Ocağın bir bölümünü Nizam-ı Cedid adı altında örgütlemeye başlaması bu döneme denk gelir. Nizam-ı Cedid tam bir Napolyon Fransa'sı örnek alınarak kurulmuş yepyeni bir ordu olacaktır.

Bu gelişme Yeniçeri Ocağını fazlası ile rahatsız edecektir. Yeniçeri isyanları 3.Selim'in tahttan indirilmesine kadar gidecektir.

2.Mahmut yönetimi devraldığında 1808'de tahta çıktığından itibaren tam 18 yıl yeniçeri ocağı ve padişah arasında müthiş bir mücadeleye sebep olacaktır.

Ve bu sefer kaybeden Ocak olacaktır.

2.Mahmut için Yeniçeri Ocağı'nın tasfiyesi o kadar önem arz eder ki, bu uğurda dış düşmanlarla bile birlik olacak, Yeniçeri Ocağı iç düşman halini alacaktır.

Yeniçeri Ocağı, Bektaşi tarikatına doğrudan bağlıydı, tarikat ve ocak birbirini güçlendiriyordu. Ocak aynı zamanda dinsel bir örgütlenmeye de dayanıyordu. İstanbul'daki kahvehaneler Bektaşi örgütlerinin birer şubesi durumundaydı. Yeniçeriler tarafından işletiliyordu. Ayrıca fırınlar, ulaşımı sağlayan kayıkçılar da..

Sultan Mahmud'un yöntemi ; en üst rütbeden başlayarak kendi kuracağı yeni projeye destek olmalarını sağlamak, orta ve alt rütbedekiler tamamen yok edip tamamen yeni bir oluşuma adım atmaktı. 3 yıl içinde üst düzeydeki subaylar ocağın yıkılmasına ikna oldu. Ve bu durum 2.Mahmud'un zaferi ile sonuçlanacaktı.

Yargı sistemine müdahale edildi. Yargıdaki padişahın görevlerini sınırlandıran yasalar tamamen ortadan kaldırıldı. Yeniçeri destekçisi ulema en tepeden padişaha bağlandı. Sadrazamlar değiştirildi.

Bütün bu değişiklikler olurken padişahın en büyük destekçisi İngiltere olacaktır. Hatta İngiliz Elçisi Lord Canning bu anlamda söz sahibi bile olacaktır.

1821yılında çıkan Mora 'da isyan çıkmıştır. Sırf yeniçerileri halkın gözünden düşürmek için ; padişah isyandan haberdar olmasına rağmen yeniçeri ocağına bildirmemiştir. Hatta ocağın Yunanlılarla işbirliği yaptığını hatta ocak içinde yunan ajanları olduğunu etrafa yayacaktır.
Daha sonra isyanı bastırmakla görevli 5000 kadar yeniçeriyi organize edecek, egede ıssız bir ada sahiline çıkaracak orda hepsini ölüme terk edecektir.

Ocak isyan etmeye başladı.

Ama padişah da topçu binbaşının komutasında 3 bin medrese öğrencisini topladı. Ardından İstanbul halkına tüm Müslümaların Muhammed'in sancağı altında toplamaları istendi.

Ve sonucu belli bir savaş başladı.

Önce Yeniçeri kışlaları çevrildi, top atışına tutuldu. Sonra ateşe verildi. Bina içindeki tün yeniçeriler ile birlikte yakıldı.

Kışlalar dışında kalan Yeniçeriler için bir av başlatıldı. Yakalananlar Sultanahmet Meydanına getirilik tek tek asıldı. Bazıları ise linç edilerek öldürüldü.

O gece hiç kimse uyumadı.

Padişah kuvvetleri geceyi Sultanahmet Camisinde geçirdiler. Ertesi gün de Yeniçeri avı devam etti.

Padişah 2.Mahmut ertesi gün Cuma namazını kılarken artık yeniçeriler tarihe karışmıştı.

Yeniçeriler sadece İstanbul'da değil, tüm Osmanlı eyaletlerinde vardı. Tüm eyaletlere talimat verildi ve oradaki yeniçeriler de idam edildi.

Yeniçeriler iki şeyle suçlandı: Birincisi itaatsizlik, yani sivil idare olan padişaha karşı gelmek, ikincisi disiplinsizlik.

Ama suçlamalar bunula da kalmadı. O döneme kadar gerici ve yobaz olarak görünen ve suçlanan Yeniçeriler, bu defa dinsizlikle suçlanıyordu.

Hatta yeniçerilerin Sünnetsiz olduğundan, bıçaklarla Kur'anı parçaladıklarından söz ediliyordu.

Sonra sıra Bektaşi Ocağı'na geldi. Ocak kapatıldı. Bektaşi tekkelerine el kondu, malvarlıkları hazineye aktarıldı.. Bektaşi liderleri idam edildi. Ama en önemlisi Bektaşi Ocağı'na ait mülkler o dönemde çok zayıf olan bir bir tarikata ; Nakşibendi'lere devredildi. Böylece "dinsiz" (!) Bektaşiler'i yok ederken, Nakşibendiler'in önü açıldı.

Artık Yeniçeri Ocağı yoktu.

Ama bir yıl sonra Yunan  isyanı büyüdü. Osmanlı donanması Navarin'de Fransız, İngiliz, Rus donanmaları tarafından yakıldı. Ve bunlar ordu reformunu destekleyen ülkelerdi.

2.Mahmut hem ordusuz hem donanmasız kaldı.

1828'de Yunanistan bağımsızlığını ilan ederken Mahmud eli kolu bağlı kaldı. Aynı yıl Rus harbi başladığında ordu o kadar yeniydi ki; büyük bir hazimete uğradı. Yine aynı yıl Mısır ayaklandı.

Ocak yoktu, Osmanlı'da yoktu. Mahmud ordusuz bir iktidardı.

Bir yıl sonra Sırbistan, Eflak, Boğdan da artık Osmanlı toprağı değildi.

Suriye özerkliğini ilan etti. Arabistan'da Vahabiler'in hakimiyetine geçti. Ruslar Kafkasya'yı ele geçirdi. Fransızlar Cezayir'i işgal etti.

2.Mahmudilerici batıcı bir padişahdı ama gerçek düşmanının Batılı ordular olduğunu anlamayacak kadar cahildi.

Ve bu topraklarda tarih daima tekerrürden ibaret oldu.


Yeniçeri Ocağının tasfiyesi ve ardından yapılan kanlı katliamlar Osmanlı'nın sonunun başlangıcı oldu; her zamanki gibi "din" alet edildi.

Bu tarih acısı gizli kaldı, üstünkörü geçildi.. Biz anlatınalar kadarını bildik.

Her zamanki gibi...

AŞKIN KİMYASI

Geçen gün seyrettiğim bir filmde aşık olduğumuz kişinin, çocukluğundan kalma güzel tadları ve hatıraları anımsattığını; o yüzden hemen herkese göre aşık olunacak adamın farklılık gösterdiğini anlatıyordu. 

Minik mis gibi kokan çilekler, çalılıklardan toplanan böğürtlenler, ağzımızda suya dönüşen tatlı bir karpuz, çocukken oynamaktan en çok zevk aldığımız arkadaşımızın saç rengi, yüzündeki bir gamze, en sevdiğimiz oyuncak bebeğin gözlerinin rengi ve parlaklığı, çok sevdiğimiz bir aktörün bakışlarının derinliği; yani yaşamımızda bizde heyecan uyandıran ne varsa, aşık olduğumuz insanın bizde bıraktığı tad, beynimize gönderdiği seratonini harekete geçiriyormuş. Ve aşık oluyormuşuz. 

SEVGİLİLER GÜNÜNÜ DEĞİL SEVGİLİYİ HATIRLAMAK



Sevgililer günü ; gerçekten çok seven çiftler için anlamlı olabilir. 

Yani belki ve bazen...

Ama son an son dakika , lise çayına giderken elinden tutup zorla çekiştirip kolunuza taktığınız ve aslında güzel saçları ya da pudra kokusu dışında hiç bir şeyini algılayamadığınız bir kız için değildir o gün. 

Yılbaşında zorla eğlenmeye çalışan çiftler gibi görünüyorsunuz o fotoğraflarda. 

YENİ EV YENİ HAYAT


Yeni bir eve taşınmak, şaşkın tavuğa dönmeye eş değer.

Çocukken okul değiştirmekten de nefret ederdim. Herkes birbirini tanır, sen tek başına kalırsın. Herkes birbiri ile samimidir. Sen, en az senin kadar sessiz duran birine yanaşır; mırıl mırıl bir sesle tanışır, ufak ufak yanına sokulursun. Herkes bir araya gelir seni konuşur, bütün gözler seni izler ama sen yapayalnız kalırsın.

Yeni eve taş
ınmak da buna benzer.

Hangi marketin çıtır ekmek sattığını, hangi kuaförün daha güler yüzlü olup, daha çekiştirerek saçına fön çektiğini bilemezsiniz. Hangi pastane lezzetli börekler satar, hangi esnafın kapısının önünden bile geçilmez bilemezsiniz.

Sabah karşılaştığın herkese joker gibi gülümseyerek, yüksek sesle "günaydınn! " der, bazısından cevap alır, bazısından alamazsınız. Hangi komşunun külüne muhtaç olduğunu bilemezsiniz. Yönetici hangi dairede oturuyor diye öğrenmek için yanlış kapıları çalar, suratsız bir kadına denk gelir; duymayan kulağına gülümseyerek avaz avaz bağırarak (bunu yapmak çok zor bilemezsiniz) kendini tanıtır, yanlış kapıyı çaldığınız için özür dilersiniz. Alt katınızda oturan entelektüel adam eğlenceli müzikler çalarken ; laf atmak "ben bayılırım bu şarkıya, ben de geleyim size" demek istersiniz, içinizden konuşur ve susarsınız. Mutfağın penceresini açınca, apartman boşluğundan üst kattakinin mutfağına doğru kafayı uzatarak bakarsınız; mis gibi yemek kokusu gelir, ama sizin doğalgazınız henüz bağlanmadığı için, konserve ton balığı kutusuna bakar, onu da yemez müzik açar kendi kendinize şarkıcı gibi pozlar yapa yapa şarkıya eşlik edersiniz.

Kapınız çaldığında heyecanlanır , asansör durduğunda heyecanlanır, ev telefonu çaldığında heyecanlanır durursunuz. Sürpriz biri geldiğinde sevinir, gitsin istemezsiniz...

Bu bir yeni hayattır ve henüz emekleme evresindesinizdir. Minicik, küçücük, masum bir bebeksininizdir.

Tanrı aşktır ve aşk heryerdedir



"God is love, love is all around the world." demişti bir şarkıda, bir şarkıcı..

Hemen her gece Marina Yat Kulübünde sahne alan inanılmaz eğlenceli gruplarla eğlendik.

Yeni yeni yerler keşfettik.

Çatala, kaşığa, taburesinde sessiz oturan gizemli kasketli adama, şemsiyesini açana kadar bizi kedi gibi ıslatan diğer arkadaşımıza, hergün barın köşesinde aynı yerde vazo gibi duran yakışıklı taş gibi du
ran garip adama, kalamarı nerede yesek diye yer beğenemeyip tıpış tıpış otelimize dönerken mızırdanmamıza, kahfaltımızda sadece tost söyleyip sonra yan masadaki sahanda yumurtaya göz koymamıza kadar herşeye gülüp; arada olağanüstü Bodrum manzarasına karşı uzun uzun bakıp hayatın anlamı, kadın erkek ilişkilerine dair felsefik yorumlarımızı yaptık.

Kasvetli bir havada ışıltılı insanlarla tanıştık.

Yağmur altında öpüşenleri, sevgisinden kalp atışlarını duyduğumuz çiftleri gördük.

Deniz karanlık ve dalgalı iken taze elmalı kurabiyelerimizi yiyip, ezberlediğimiz yüzlere yine rastlaşmanın keyfiyle gülümsedik.

Zevk almadığım o buz gibi biraları ilk kez (askında dost sohbetleri ile) hiç de fena gitmediğini gördük.

Yalıkavak'ta Palmarina'da yüzümüze gülümseyerek çapkınca bakışlar atan acayip yakışıklı gençler, Gündoğan'da kusursuz vücutlu insanların ortada dolanırken olağanüstü sesi ile Caro Emerald'ı keşfettik..

Her güzel bakışta yeni umutlar; her gülümsemede aslında aşk'ın da , dostluğun da, mutluluğun da her an her köşe başından çıkacak kadar yakın ve 'olası' olduğunu gördük.

Demek ki her ruh yüksekten atlamalı, dibe kadar inmeli, sonra da aynı hızla denizin yüzeyinden güneşe bakmalı..

Tanrının Kamerası



Dün akşam bir arkadaşımla yemeğe çıkıp sohbet ettik.

Bazı insanlar gerçekten iyi geliyor buna inanıyorum.. Bunun ayrımı da şu : sohbet ederken içinde hiç bir sıkıntı ve gerilim hissetmiyorsan, karşındaki insan senin ne demek istediğini anlayıp, olağanüstü cümlelerle seni rahatlatıyorsa, o insan daima hayatınızda olması gereken insandır.

.... En güzel aklımda kalan özet cümle ise şuydu..

"......
Çünkü bu yaşamda herkesin bir rolü var. Hepsi işte bu yüzden. Başımıza gelen şeyler, aslında sürekli aynı tarz seçimler yaptığımız içindir. Belki de tanrı -anlamadıysan bir kere daha anlatayım- diyor olabilir. Seni üzen kıran insanları ise irdeleme, onların da bu yaşamdaki rolleri bu.. Onların hepsi , yaşantımızın figüranları ve rolleri bittiğinde sahnemizden çıkacaklar. Hepsi bize birşeyler öğretmek için yaşantımıza girip çıktılar..

Yaşam bir 'Thruman Show'... "

O filmi seyredin. O film gerçekten ölmeden seyredilmesi gereken inanılmaz anlamlı bir film..

Ben de küçükken tanrının bir kamerası olduğunu düşünürdüm. Sürekli bizi izlediğini ve her şeyi kayd ettiğini.. İzlediğimiz filmler tanrının çektiği filmlerdi ve hepsi gerçekti. Öyle inanıyordum. Belki de başkaları bizim filmlerimizi izliyordu (2 saatlik bir özetle).. Ve tanrı arada bir harita metod defterini açıp , benim tabakta kalan pirinçlerim için kaç bakla günah yazacağını hesaplıyordu..

Yaşam gerçekten bir The Thruman Show..

HARİKA BİR ARMAĞAN



Herkes herkesin yaşamında güzel bir armağan..

Sende bıraktığı izler, hatıralar, duygular ; madem ki bugün ki seni oluşturdu, o zaman "iyi ki varlar"..

Sabah habersiz gelip kapını çalan ve sana kahvaltıya gelen;

başka uzak bir şehirden sadece iyi olduğunu duymak için sesi ile güç veren;

sen benim arkadaşım değil kardeşimsin diyen;
...
eğlendiğin bir yerde "bak şu çocuk çok yakışıklı ve sana bakıyor" diye yüzüne gülerek çapkınlığa davet eden;

en absürt hikayelerini kahkahalar atarak dinleyen,

evinde sana ne ikram edeceğini şaşıran,

konuşurken iki eliyle yüzünü sıkıştırıp "ayy sen ne tatlı bir arkadaşsın" diyen,

senin kızdığın insanlara seninle birlik olup "offf nasıl yapar bunları" diye geri vokal yapan,

seninle aynı anda acıkan,

seninle aynı anda uykusu gelen,

senin okuduğun kitapları, filmleri hayretle dinleyip notlar alan,

televizyon karşısında bir müzikte zıplarken seninle zıplayan,

ne yapmak istersin diye önceliği senin istediğin şey olarak belirleyen,

içip seninle aynı anda başı ağrıyan, yolda düşen, seninle yürüyen, seninle duran arkadaşın,
bir armağan..

Aşık olduğun adam bir armağan, aşık olduğun kadın daha çok bir armağan..

Pırıltılı yıldızlar, deniz üzerinde yakamozlar, sarılarak saçlarının arasında gezinen parmaklar, seninle var olan taze vanilya kokusu, sahiplenilmiş hatıralar, sahiplenilmemiş hüzünler bir armağan..

Uzak bir ülkenin bir banliyo treninde birlikte üşümek bir armağan, kışın soğukta ayaklarının ısıtan diğer ayaklar bir armağan..

Birlikte ağlamak, birlikte temiz sularda yıkanmak gerçek ve büyüleyici bir armağan...

HER AN SON SAATİNİZ



Sekiz yaşlarındayken İstanbul'da Poyrazköy'de, aniden kumlarından son hızla denize koşmuştum.. Sabahın erken saatleri ve deniz çarşaf gibiydi. Çocuktum ve sanırım yüzmeyi yeni öğrenmiştim. Belki de hiç yüzemiyordum , hatırlamıyorum..

Denizin içinde yürüdükçe deniz yükselmeye başlamıştı ama ben durmadım. Sular bedenimi örttü, sadece kafam görünüyordu ama ben yine devam ettim. Ve bir ...
anda deniz beni yuttu.

Sonsuz bir mavilik.. Uzakta , çok uzakta bir adamın ayakları, bir teknenin deniz altında kalmış kıvrımları, minicik isimsiz balıklar, incecik kuma tutunmuş otlar..

Gözlerim açık ama dibe çekiliyorum, nefesim tükendi ve aklımda kalan son görüntülerle yüzeye çıkmak için çırpındım. Çırpındıkça panikledikçe deniz içine çekti beni. Görüntüler kararmaya başladı ve sadece su kabarcıkları sardı etrafımı.

.. Ve aniden bir güç hızla yakalayıp çekti yukarı.. Dayım.. Gencecik bir delikanlı o zamanlar.. Ama tanrı gibi güçlü.. Gözleri ile beni takip etmiş ve büyük bir panikle kumsaldan denize koşturmuş ve yakalamıştı beni..

Ben bir yaz günü küçücük bir çocukken ilk kez ölümün nefesini tatmıştım..

O yüzden benim zamanımı her anlamda boşa harcayan insanlara çok kızdım. Onlar yaşamı sonsuz sanıyorlardı ben ise olmadığını biliyordum.

Bekleyen, geciken, erteleyen, sarsak davranan, uyuşuk, tembel insanları çok sevemedim. Onların bu yaşam için henüz yeterince aydınlanamamış ve hayatın şifresini kıramamış insanlar olduğunu düşünüp kızdım.

Düşünüp harekete geçemeyen, yolda en ağır ritimde yürüyen, yaptığı işi en ağır şekilde yapan insanların yaşamı sonsuz sanmaları , benimse her an o karanlığı ve hava kabarcıklarını görme korkum ve aceleciliğim, hep çakıştı.

Öğrenin artık, hiç bir şey için yaşam sonsuz değil.

Belki son saatleriniz bile olabilir..


Lütfen yaşamak ve yaşatmak için acele edin..

İNTİHAR


İnsan ne zaman "yazar" olur, ya da yazdıkları herkese dokunur?

Elbette sağlıklı ve huzurlu bir hayattan çok, canları başkalarından çok daha fazla yandığı zaman..


William Shakespere'in eserlerinde elliden fazla karakter intihar etmiştir. Dilin, fırçanın, notanın sınırlanırının, dünyanın sınırı olduğu farkediyorlardı belki de.

Neyi kaybettikleri bizde, neyi kazandıkları ise yalnızca kendilerine
saklı kalır.

Fransız şair Nerval, soğuk bir kış gecesi Paris'de bir sokak fenerine kendini kravatıyla astığında, "Yazık ! Her şey ölecek demek ben ölürsem" demiş. Mayakovski kafasına silahı dayayıp tetiği çektiğinde arkasında yarım bıraktığı şiirinde "Lili beni sev ! " diyordu. Gerçeküstücü Artaud ardında bıraktığı öykülerde "Elbette yaşayacaktım ama vücudum bana ihanet etti." diyordu. Nirvana'nın solisti Kurt Cobain çenesine dayadığı av tüfeğinin tetiğini çektiği zaman yaşama sevincine inat, eşine yaşama sıkı sıkıya sarılmasını tembihliyordu "Lütfen devam et Courtney".

İntihar, tarihin arka sokaklarında akan aşkın bilinç dışı haliydi ve en yaratıcı bedenleri seçiyordu belkide.

İngiliz şair Thomas Chatterton intihar ettiğinde henüz on sekiz yaşındaydı. Dört yıl sonra Goethe bu hikayeden etkilenerek "Genç Werther'in Acıları"nı yazdı.

Peki Jerzy Kosinski'nin ünlü kitabı "Boyalı Kuş"un kendi hikayesi olduğunu biliyor muydunuz. Ve kitaptan bir süre sonra da kafasını naylon poşete geçirerek intihar ettiğini?

En son oyunlarını kendi canları ile oynamış insanlardı onlar. Sanki hepsi büyük bir ölümün parçalarıydılar ve yan yana geldiklerinde hep bir ağızdan bize yaşamın hiç bitmeyen tazeliğinden söz edeceklerdi.

Ben bu haykırışı daima hissettim.

Kurt Cobain son mektubunda şöyle söylüyordu:

"Hepimizin içinde iyilik var ve sanırım ben insanları çok fazla seviyorum. Öyle çok seviyorum ki bu beni mutsuz ediyor. Üzgün, küçük, hassas biriyim.Geçen yıllar boyunca mektuplarınız ve ilginiz için hepinize teşekkür ederim. Ben çok ümitsizim. Artık eski tutkum yok ve ; sönüp gitmektense yanıp kül oluyorum.
Kendi yaşamınızda bensiz daha çok mutlu olacaksınız. SİZİ SEVİYORUM"

Her İşte Bir Hayır Yoktur



Bence her işte bir hayır olmayabilir.

Bu bence fazla iyimser, fazla teselli içeren ama söyleyip de kendimizin bile inanmadığı bir söz.

Bazı yaşamlar kırık hikayeler doludur, bazıları daha şanslı yaşamlara aittirler, bazıları kötü kalpli, bazıları iyi kalpli doğar, bazıları hatta katil doğar, bazıları başlarına gelen onca şeye katlanamayıp intihar eder, bazıları delirir, bazıları olağanüstü sevilir, bazıları hayat boyu hiç kendini ifade edemez o yüzden biraz öksüz kalır, bazıları bin tane sevgiliye sahip olur, bazıları bir tanesine bile olamaz, bazıları aç uyur, bazıları tokluktan çatlayarak ölür, bazıları yoluna çıkan yılana bile acır, bazıları kardeşine bile acımaz, bazıları doğuştan zekidir, leb demeden atomu keşfeder, kimisi okuduğu bir gazeteyi bile anlamaz.

Kimisi annesini ya da babasını bir kaza kurşunu ile kaybeder, ya da üniversiteden mezun olmuş bir genç yol kenarından yürüyüp askerlik şubesine yol alırken, şımarık bir zengin çocuğunun aşırı hızı yüzünden yok kenarında sıkışarak ezilir, kimisi doğuda bir sınır köyünde gaz lambası ışığında ders çalışır, kimisi batıda bir büyük şehirde özel hocalar eşliğinde..

Kimisinin hayatı başkalarına yaptığı haksızlık ve acımasızlıkla dolu olmasına rağmen hiç sırtı yere gelmez, kimisi de ömür boyu iyilik yapar, birilerinin elinden tutar, en kötü günlerinde yanında olur ama tanrı onu hep cezalandıracak bir şeyler bulur...

Kimse kendi yaşamını çizgisini yolunu seçmez, sadece sağa sola kaçarak darbelerden korunmaya çalışır.

Adaletsizlik daha doğuştan başlar. Her zaman her işte hayır yoktur. Bazen insan sadece ve sadece küçücük bir mutluluk için bu kadar büyük bedeller ödemek istemez.

Ellerin Hafızası


Sevdiğin kadının elinin kalıbını çıkarmayı bir dene önüne koyup bak bu kalıba. El sadece gövdeye bağlı bir organ değil, bizim sezip aktarmamız gereken bir düşüncenin devamıdır.

Bir kadının bütün hikayesidir elleri. Zerafeti, beyazlığı, kemiklerinin şekli, inceliği değil sadece; yaşanmışlığına bakın. Ve en çok ellerini sevin. En çok parmak uçlarını öpün.

Bir parmağımda, bir ev kazasının izi kal...
dı.. Yıllar önce bir arkadaşımın evinde pencereyi yana çekeyim derken feci kanlı bir kazanın izi.. Giderek normale dönüyor ama ben her gün dokunuyorum tam da darbe almış o parmağa.

Herkes çok eğleniyordu, eğer ses çıkarırsam gecenin ambiansı bozulacaktı. Yüksek seste müzik, yüksek kahkaha sesleri arasında kimseye hissettirmeden salonu terk edip banyoya koşturmuştum ama birisi kan izlerini görmüştü. Sonra herkesten çığlıklar yükseldi, ben "sorun yok" diyorum ama acıdan bayılmak üzereydim.

Benimle birlikte hastaneye koşturan arkadaşlarım, kan görünce fenalaşanlar, ağlayarak bana sarılan bir erkek arkadaşım (parmağım koptu sanmış).. Herkes şaşkın bir şekilde koşturuyor ben sessizce acıdan ağlıyorum..

Geçti sonra, aylar sonra sargıyı bile çıkarttım.. Parmağım normale döndü..

İster kaza ile, ister hiç kazasız izler kalır her elde..

Eller ile insan kalbinin aynı izleri taşıdığını, ellerin bir hafızası olduğunu, dokunduğu hiç bir şeyi unutmadığını, sevdiğinin ya da dostunun sıcaklığını soğukluğunu, şeklini anımsayadığını bilirim. Eller de kalp de anımsar..

Bir sevgilinin boynunu, göz kenarlarını, küçük çenesini, bir köşede ağlarken sildiği gözyaşlarını, sırtındaki küçük bir pütürü, çocukluktan kalma bir haylazlık izini, ayaklarının soğukluğunu, parmaklarının sıcaklığını, gitmek isteyen birinin zaptedilebilirliğini, kalmak isteyen birinin sarıldığın andaki ağırlığını anımsar..

Sevdiğiniz kişinin en çok ellerini sevin. En çok onlara dokunun.. En çok onları koruyun..

Şefkatini de, zayıflığını da, korumacılığını da; yaşamını almakla mı vermekle mi geçirdiğini de onlar anlatır size..

1979 BİR YILBAŞI HATIRASI



Sabah gözümü açıp dışarıya bir bakıyorum, adam boyu kar yağmış.. İstanbul'un üzerine un elemişler, pürüzsüz görünen, gözbebeklerimi aydınlığı ile küçülten bir dünya var dışarıda. 9 yaşındayım.. Kalın kalorifer peteklerinin arasına minik ellerimi sokup sessizce biblo gibi duruyorum camın önünde.

31 Aralık'ın sabahı henüz.. Babamla annemin arkadaşları öğleden sonra gelecekler bize, masaya bardak koyacak yer kalmayana kadar en sevdiğimiz yemekleri yapacaklar.

Ben koşturuyoru...m, bir salona, bir erkek kardeşimle yattığımız odaya, koridordan rüzgar gibi geçiyorum sürekli, anneannem bana bağırıyor ama ben duymuyorum.

Dış kapıyı açıp parmaklarımı kocaman açarak karları mıncıklıyorum; "gurrrç, gurrç, gurrç" diye sesler çıkıyor.

Sonra misafirler gelmeye başlıyor.. Misafirlerin kızı Betül'ü hiç sevmiyorum. Çünkü çok bilmiş.. Ve anneannem, annem, babam onu pek seviyorlar. "Betül ne güzel oynuyor bakın abba'nın şarkılarında ne figürlar yapıyor?", "Betül sekiz kere iki kaç eder söyle kızım", "Betül çiçekler hangi mevsim açar? Domates hangi mevsim çıkar?, B ile başlayan bir şehir söyle, Z ile başlayan bir hayvan adı söyle " Betül beyaz kurdeleli saçları ile hızla hepsini biliyor.

Ben çırpınıyorum "patlıcan yazın olur , iki kere iki dört, Bolu'da orman var , kedi tırmalar, köpek havlar, yumurta tavuktan çıkar " diye araya girip kendimi kanıtlamaya çalışıyorum..

Müzik başlayınca hararetle tepine tepine dans ediyorum, o kadar hızlı dans ediyorum ki, ter içinde kalıyorum, ellerimi dans ederken sağa sola sallarken Betül'e çarpıyorum. Ama yine Betül'ü alkışlıyorlar.

Yılbaşının anlamı ; kibar anne babaların bir araya gelip, gülümseyerek konuştukları; benim sürekli sevimsiz Betül' yönettikleri soruları sabote ettiğim, salonun avizesinin altında kendimi helak ederek tepindiğim bir geceye dönüşüyor.

Bütün enerjimi o yıllarda bütün yaşamıma yetecek kadar tüketmiş olmalıyım.

Sahi Betül ne yapıyor acaba bu yılbaşı?