HAYALETLER ŞEHRİ WISCONSIN DELLS


Chicago'dan aşağı yukarı üç saatlik bir yolla kuzeye ilerliyoruz. Arada başım uykusuzluktan yana düşüyor. Üstelik görebildiğimiz tek şey sık ağaçlar ve ağır kış koşullarından yer yer erimiş asfaltın bizi minik minik zıplatan hareketliliği.

Amerika'nın kuzeyine gittikçe görebileceğiniz en muazzam şey ulusal park gibi uzanan bakir orman alanları ve bir boğaz kadar genişlikte akan nehirler. Kızılderililerin en yoğun yaşadığı bölgelerden biri burası. Wisconsin nehrinin gücü; bütün ormanı, içinden geçtiğimiz yerleşim yerlerini, ve uyukladığımız arabayı sesi ile varlığını hissettirecek güçte.

Wisconsin Dells'de 2400 kişi yaşıyormuş ama bu rakam turist ziyaretleri ile 4 misline çıkıyor. Olağanüstü büyüklükteki ünlü kumar merkezi ve otel Ho-Chang'ın ektisi elbette yüksek (bu arada Amerika'daki neredeyse bütün kumarhaneleri Kızılderililerin işlettiğin söylemekte fayda var ) ama asıl turist Wisconsin nehrindeki o büyüleyici manzara için tekne turlarına, ve Amerika'nın en büyük ve ürkütücü Roller Coaster'larına, ve dünyanın en geniş golf sahalarına geliyorlar. Peki sonradan öğrendiğim başka bir turist çeken özelliği itiraf edeyim. Burası hemen hemen bütün korku filmlerine set olmuş, korku filmi senaristlerine ilham vermiş en önemli bölge.

Burada acayip bir şey var. Ben işin hayaletli kısmını bilmiyordum ama jetlak'tan dolayı her gece sabahın 4'ünde uyandığımdan sabahın olmasını beklediğim bir gece ; sıkıntıdan dışarıya bakmıştım ; sık ağaçlar, karanlık bir orman ve hayatımda ilk kez bir manzara kalbime korku salmıştı. Durduk yere, ağaçtan falan korkmam tabi ki de, garip bir girdap vardı. Tarif edilebilir bir şey değil.

Turistler için hayalet turları olduğunu ve bir çok insanın bu turlara hiç korkmadan nasıl katıldıklarını halen anlayamıyorum. Hatta perili mavi turlar var nehir üzerinde. Ve yer bulmak bile zor olduğu söyleniyor. Wisconsin Dell'de yaşanan paranormal olayların bir cadıyı bile korkutacağı söyleniyor. Karanlık bir teknede kalbiniz ne kadar dayanırsa artık; yada orman içinde..

Bir çok perili ev, bir çok insanın başına gelmiş ürkütücü hikayeler; bütün dünyadan insanların sadece bu özellikten dolayı bile buraya akın etmesine sebep oluyor.

Aslında işin turistik hayalet kısmını bir tarafa bırakırsak orada yaşayanlar için bir huzur şehri olarak kabul ediliyor. Amerika'nın o korkunç kalabalık ve gürültücü şehirlerine kıyasla gece olduğu zaman derin bir sessizlik çöküyor. Sabah olduğunda da birbirinden uzak evler, orman içinde olağanüstü bir manzara ile pırıl pırıl karşınıza çıkıyor. Minik sincaplar size şirinlik yapıp pencere kenarında bıraktığınız bir ekmek parçasını yerken göz göze geldiğiniz anda mahcup bir edayla utanarak saklanıyorlar hemen..
 


Şehir bir oyun alanı gibi, Amerika'nın en popüler turistik yerlerinden biri. Beyaz Saray'ın "Top Secret" terse dönmüş binası görülmesi gereken yerlerden biri. Ama koltuklar baş aşağı, avizeler yerden yukarı şeklinde gezinirken mideniz bulanabiliyor. Çünkü aslında onlar düz, siz exorsist gibi tavanda geziniyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz.

Dünyanın en büyük ve en ürkütücü rollercoaster'ı "
Mt Hades Rollercoaster" yine bu şehirde. Adrenalin patlamasını burada yaşamazsanız, bu yaşamda başka hiç bir heyecan beklemeyin.
 
 
Aynı zamanda dünyanın en büyük su parkı : Noah's Ark yine binlerce turistin akın ettiği bir yer.
 


Şehir çok lezzetli restaurantlarla dolu. Burada insanların çok fazla vakti var ve sanayileşmenin o gürültü ve kaosundan uzak olduğu için bütün gün ağır ağır yemek yiyip hafta sonları geyik avına çıkabilirler.

Yol kenarlarında dükkanlarda geyik boynuzu satan o kadar çok dükkan var ki; kendinizi bir çizgi romanda hissediyorsunuz. Bilirsiniz, Amerikan filmlerinde şöminenin üstünde geyik boynuzu ne kadar çok kullanılan bir aksesuardır. Dondurulmuş orman hayvanları, ahşap işçiliklerle sergilenen süs eşyaları; noel çamları..

Chicago ve Milwaukee'ye yakınlığından dolayı eğlenme, tatil ve adrenalin bağımlısı gençlerin oldukça rağbet ettiği bir yer burası. Ve onların turistik ziyareti 60 yaş üstü nüfusu biraz aşağılara indiriyor. Striptiz Clupler, Men's Showlar, kumarhaneler, özel kostümlerle 1920'lerin Amerikalısı gibi fotoğraf çektirebileceğiniz stüdyolar, babekünüze atıp olağanüstü lezzette ağzınıza atabileceğiniz 7 cc lik "steak"ler.

Wisconsin Dells, kuzeyin eğlenceli bir oyun alanı, lunaparkı..

Gece gece ormanda gezineceğim diye tutturmazsanız , gündüz uçsuz bucaksız golf sahalarında vakit geçirebileceğiniz ; kocaman hamburgerler için canavar gibi ağzınızı açıp küçük dilinizi gösterebileceğiniz bir yer..

Yatmadan önce gece lambanızı açmayı ve odada yalnız kalmamayı atlamanız tavsiyesiyle hareket etmeniz kaydıyla.
 
 
 
 





SUYA YAZILAN TRAJEDİ : STRUMA


Resmi tarih, hiç bir toplumun ya da milletin utanç duyacağı olayları yazmaz.

Bunun farkındalığında olan insanlar; tarihi devlet elinden geçmiş, sansüre uğramış haliyle değil; tüm gerçekliği ile görmek ve anlamak için başka kaynaklardan faydalanırlar.

Farklı yazarların kitaplarını okurlar, gazete kürürlerini keser saklarlar (benim gibi), medyada devlet eli değmemiş kanalların programlarını seyreder ve tarihçilerin yorumlarını dinlerler.

Struma Gemisi'nin hikayesi Cumhuriyetin ilk yıllarında 2.Dünya Savaşında Hitlerin Yahudi Soykırımından kaçan Musevilerin , müttefikimiz olan Almanlar'a destek vermek amacıyla ve başka siyasi sebeplerden dolayı o dönemin Cumhuriyet Halk Partisi'nin sağduyusuz vekillerinin Ankara'dan verdiği talimatla, üç ay boyunca boğazlardan geçişine müsaade edilmediği için ölüme terkedilen 769 kişinin çok dramatik bir hikayesidir.

Türkiye'nin en büyük "tarihi utanç"larından biridir.

2.Dünya savaşı en büyük insanlık suçlarını içinde barındırır. Ki, bir çok filme konu olmuş "Yahudi Soykırımı" en çok işlenen konulardan biridir ki; yaşananları, yapılanları, değil tarihin içine sindirmesi; insan olarak arşivlerini, kitaplarını okumaya; filmlerini seyretmeye bile katlanamadığımız savaş suçlarıdır. 

Hiç kimsenin kalkıp da "altında yatan sebepler şunlardı" ile başlayan cümle kurmasına bile tahammül edilemez. Savaş cinayetlere kılıf olamaz. Sebepler her ne olursa suçsuz yere ölen onca insanın hikayesini nasıl içimize sindirebiliriz..

Sizin sebepleriniz, onların yaşadıklarını hafifletir mi? Ya da dünya tarihinin yaşatılan her hangi bir trajedisini haklı kılar mı? Sebepler hükümetleri bağlar; konumuz "insan"sa bunun alt sebebi , üst sebebi ; insana "vicdanını" unutturmamalıdır.

2.Dünya Savaşı'nın en yoğun savaş günlerinde Yahudi Soykırımından kaçan yüzlerce Musevi kendisine Avrupa'dan kaçacak yollar aramaktadır. 1941 yılında Romanya'nın Yaş şehrinde 4000 yahudinin katledilmesinden sonra Yahudiler Filistine kaçıp kurtulmayı planlıyor. Romanya'dan yola çıkacak olan Struma Gemisi'nin haberi perde perde yayılır ve o dönem için o gemi ile Avrupa topraklarından kopmak bir kurtuluştur. Gemi için basında çıkan ilanlarda Quenn Mary Transatlantiğinin fotoğraflarıdır ve o fotoğraflarla 769 kişiden kişi başı 1000'er dolar ücret alınıyor.

Geminin reklamı o kadar güçlü yapılır ki, Museviler canlarını kurtarmak için normal şartlarda verebilecekleri paranın 20 mislini vererek, bütün paralarını ortaya koyarak bu gemiye bilet alırlar. Gemi sadece 100 kişiliktir ve sadece bir tuvalate sahiptir.

Gemiyi organize eden Yunan'lı acenta, asıl geminin Karadeniz açıklarında beklediğini iddia eder. Aslında başka bir gemi yoktur. 100 kişilik alt kısmı sacdan, süpertekürü ahşaptan olan çok eski ve çürük bir gemidir bu ve 100 kişilik gemiye 769 kişi doldurulur. Gemi kendini taşıyamazken bir hayalet gemi görüntüsündeki bu taşıma aracı 769 kişi için yeterince küçüktür ve yetersizdir.

Gemi su ihtiyacını denizden çekilen deniz suyu ile gidermektedir. Günde bir kez çay dağıtılır ve etrafta bulunan sandıklar parçalanarak ısınma ihtiyacı  giderilir. Günde 1 portakal ve şeker hakları vardır. Gemidekilerin 300 tanesi çocuk ve 200 tanesi kadın. Hamile olanlar var. Gemi o kadar kötü bir durumdaki ne yeterince can kurtarma motoru var, ne telsizi, ne de aydınlatma motoru var.

15 Aralık 1941'de Sarayburnu açıklarına geldiğinde devlet boğazlardan geçiş vermeyen, (Alman müttefiki Türkiye) ve dönemin Cumhuriye Halk Partisi'nin sağduyusuz hükümeti tam 3 ay boyunca o kadar insanın ne karaya ayak basmasına ne de geçişine müsaade ederek Aralık-Şubat ayları arasında en soğuk dönemde boğazda bekletir.

Salgın hastalıklar başlar gemide ve gemideki insanların durumu her ne olursa olsun gemiden ayrılmaları yasaklanır. Bir genç gemiden atlarak kaçmak istemiş ama Türk yetkililerce yakalanıp gemiye yeniden iade edilmiştir.

Türk basınında , Türk hükümetinin bu konuda aldığı kararın doğru olduğunu destekleyecek şekilde haberler yapılır . Hatta gemide bulunan Yahudilerin amaçlarının Filistine gitmek değil de İstanbul'u işgal etmek olduğu bile iddia edilir. Yahudi Komitesinin İstanbul'da bulunan Hahambaşı'nın topladığı yardımlarla sıcak yemek götürülmesine müsaade edilir.

İngiliz hükümeti araya girer ve 28 tane küçük çocuğu (11 yaşları civarında ) seyahat belgesi verebileceğini söyler ; Türk Hükümeti bunu da reddedip çocukların gemiden çıkmasına müsaade etmez.

Gemiden kurtulmasına müsaade edilen tek kişi Vehbi Koç'un çabaları sayesinde Romanya Mobil şirketinin bakında olan Martin Segall ve ailesi oluyor.

Yahudiler aylarca beyaz bayraklar açıp "bizi kurtarın" diye çığlıklar atıyorlar, ama hükümet yetkilileri bu konuda hiç bir şey yapmıyor.

Sonra bir sabah römork sesleri işitiliyor. Gemide , ölmeden yaşamayı başarmış olanlar sevinç çığlıkları atıyor. Geminin büyük bir kısmı açlıktan ve hastalıktan ölmüş insanlarla dolu. Römorkların onları kurtarmaya geldiklerinden o kadar eminler ki.. "Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti.. Kurtardın bizi ! " diye pankartlar açıyorlar. Ama römorklar Struma gemisini Karadeniz açıklarına çekiyor.


Struma 23 mil açıkta, motorsuz, yakıtsız, yiyeceksiz, susuz, ilaçsız kaderine terk ediliyor. 24 Şubat 1941 saat 02.00'da başıboş gezen bu gemiyi Bir Sovyet denizaltısı torpille vuruyor. Türkiye'den çıkan kurtarma sandalları bölgeye ulaştığında sağ kurtulan tek bir beden : David Stoliar adında 16 yaşında bir genç oluyor. Onu kurtarma ekibi değil, bir balıkçı teknesi bulup kurtarıyor. Deniz o kadar soğukmuş ki, o kadar buz tutmuş ki insanlar, onun dışında hiç kurtulan olmamış Struma'dan.


David'i balıkçılar Şile'de bir odun sobalı kahvehaneye getiriyorlar önce seferber oluyorlar onun için. Ve David Stoliar yıllar sonra 95 yaşındaki kendisini kurtaran balıkçıyı buluyor Şile'ye ziyarete gelip. Balıkçı onu gözyaşları içinde karşılıyor.

Bunu yıllar önce gazeteden okuduğumda ben de gözyaşlarımı tutamamıştım.
 
Türk Hükümeti Struma Faciasından 3 hafta sonra bir basın açıklaması yaparak konudaki haklılığını savunuyor. Konu ile ilgili hiç bir sorumluluklarının olmadığını, Türkiye'ye gayri meşru yollardan girmeye çalışan insanlara engel olmaktan başka hiç bir şey yapmadıklarını dile getiriyorlar. Emniyet güçleri Yahudi cemaate bu konunun fazla dile getirilmeden üstünün kapatılması ve unutulması gerektiği konusunda ağır baskılar yapıyor.

Tarihte yapılan her insanlık suçu gibi bu da vatanperverlik ilan ediliyor. Üstü örtülüyor, tarihimizde asla yer bulmuyor

Üstü kapatılıyor, Türkiye kendini aklıyor, ama utancımız olmaktan kendini kurtaramıyor












DALLAS BUYERS CLUP


Hiç bir filminden ödülsüz dönmeyen Kanadalı yönetmen  Jean-Marc Vallee'nin yine ödülleri fazlasıyla kucaklayacak bir filmi olacağına eminim Dallas Buyers Clup'ın . Umarım öyle de olur.

Özellikle filmin başrol oyuncusu Matthew McConaughey o kadar başarılı ki, şu ana kadar hiç bir filminde olmadığı kadar olağanüstü bir oyunculuk sergiliyor. Tanıyamıyorsunuz, Aids'li ama aşırı homofobik bir adam cinsel tercihinden dolayı değil korunmasız sexden dolayı bu hastalığa yakalanıyor. 30 günlük bir ömür biçilen (dizideki adı ile) Ron Woodroof, tam 7 sene yaşıyor ama bu uğurda verdiği mücadele inanılmaz ve işin ilginç yanı bir kurgu değil. Gerçek bir hayat hikayesinden yola çıkılmış. Ki, mücadele sadece hastalığına karşı değil, devletle de ayrı bir mücadele içinde onaylanmamış ilaçlar yüzünden. Jared Leto her filminde olduğu gibi yine çok başarılı, hatta filmi onun adı geçiyor diye seyrettim desem yalan olmaz. Transeksüellik bir adama bu kadar mı yakışır. Kadın olsa bile çok güzel bir kadın olurmuş, anlıyorsunuz. Ama asıl yük , oyunculuğu ile sizi koltuklarınızda taşa çeviren Matthew McConaughey'de.

Senaryo 1992 yılından biri askıda kalmış. Dallas'da yerel bir gazetede önce röportaj olarak yayınlanıyor. Sonra bu röportajın senaryolaştırılmasına karar veriliyor. Fakat oyuncu bulamıyorlar. Maddi imkanlar el vermiyor. 2013'de Jared Leto'ya senaryo gönderiliyor ama Leto okumuyor bile, McConaughey ise o sırada True Dedective dizisi ile anlaşmış; başka projeler içinde.
McConaughey'in oynadığı Ron rolü için önce Brad Pitt düşünülmüş.

McConaughey "Ron" rolü için tam 21 kilo vermiş. Yani filmde o boya 61 kilo bir adam var. Tamamen bir kemik yığını. Leto ise tam 15 kilo kaybı ile filmde oynarken sadece 51 kiloymuş.

Film Oscar'a pek çok dalda aday, En İyi Film, En İyi Orjinal Senaryo, En İyi Oyuncu (Matthew McConaughey), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Jared Leto), En İyi Kurgu, En İyi Makyaj..

Film şimdiden bir çok uluslararsı ödülü almış ve götürmüş bile. Daha fazlasını da hak ettiğini düşünüyorum. Harikaydı..

Ve tekrar filmin "gerçek yaşam öyküsü" olduğunun altını çizmekte fayda var. Ölmeden seyredilmesi gereken filmlerden. Vizyona girdiğinde mutlaka seyredin.