KENDİ ÖLÜMÜNÜN TANRISI OLANLAR

 

SYLVIA PLATH
Ölümü her on yılda bir denedi ve otuzlu yaşlarda başardı. Çok zeki olduğunu söylerdi yakınları. Amerikalı genç bir yazardı.

Yaşamında kazanmanın ya da kaybetmenin bir önemi olmadı. Depresyondaki biri bunun hesabını asla yapmaz. Babası Otto 'nun erken kaybı, arkasından gelen kötü bir evlilik ; kocasının başka kadınlarla olan ilişkileri, onun şair-yazar kişiliğini güçlendirirken ; girdiği ağır depresyonun da en güçlü sebebiydi. Ölümünden sonra yaşamını tarihçiler, edebiyatçılar, psikologlar incelediler.

11 şubat 1963 günü yaşamına son veren yazar, Sırça Fanus'un bir bölümünde "Bir gün bir yerde, okulda, Avrupa'da, herhangi bir yerde, o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim? O sırça fanus ki, içinde ölü bir kelebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür" diye yazmıştı.

Bir gün eve kapandı, çocukları yatırdıktan üstlerini örttükten sonra tüm boşlukları battaniyeyle kapatıp, artık tek kalesi kalmış olan mutfağına girip kafasını fırına sokarak yaşamına son verdi. 
O  Sırca Fanusunun icinde kendisi için başka bir fanus yaratıp onun içinde yaşamak istedi. İşte hepsi buydu....
 
 
JOHN BELUSHI

The Blues Brothers filminin hayat dolu karakteri , muhteşem adam John Belushi.. Aslında hayatında hiç de dramatik olaylar yaşamamış olmasına rağmen ağır madde bağımlılığı onu öülme götürdüğünde 33 yaşındaydı. Yüzünde ölümün gölgesi dolaşmamış olanlardan, hayatta tanıyabileceğiniz en pozitif adamlardan biriydi. Ya da kimseye anlatamadığı , bilmediğimiz çok fazla kaldıramadığı sırrı vardı. Bilinmez tabi..

Öleceği gece Robert De Niro ve Robin Williams onu Sunset Bulvarı'nda 3 numaralı bungalow tarzı evinde ziyarete gelmişlerdi. Sevgilisi yanındaydı. Eroin ve kokoini karıştırarak enjekte ettiği için ölüm tribini çok ağır yaşadı. Sevgilisine yardım etmesini istedi , tekrar tekrar enjekte etti damarlarından..
Ve son perdesini o gece o dağınık odada tamamladı..


 

JIM MORRİSON

Bütün zamanların en büyük ilahlarından, çekingen ve ürkekliğini bastırabilmenin tek yolu LCD kullanmaktı. Masum, ürkek, utangaç tarafı kullandığı madde ile bastırılabilir, yok edilebilir ve üstüne çıkılabilir oluyordu. Başka bir dünyanın tanrısı olduğuna inanıyordu. Sevenleri de öyle olduğuna asla şüphe duymuyordu.

"Ölümü ilk keşfettiğim an... Ben, annem, babam, büyükannem ve büyükbabam gün batarken çölde ilerliyorduk. Bir kamyon dolusu kızılderili başka bir kamyona ya da bir şeye çarpmıştı. Kızılderililer bütün ana yola dağılmıştı; ve kanlar içinde ölümü bekliyorlardı. Babam ve büyükbabam, arabadan neler olduğuna bakmak için inmişlerdi. Ben daha çocuktum, o yüzden arabada oturup beklemem gerekiyordu. Ben bir şey görmedim. Tek gördüğüm şey garip, kırmızı boya ve yerde yatan insanlardı, ama bir şey olduğuna emindim. Çünkü onların yaydıkları dalgaları hissedebiliyor ve birden yerde yatan insanların da olay hakkında benim bildiğimden daha fazlasını bilmediklerini farkettim. İşte o an ilk kez korkuyu tattım..."

Ölüm ve yaşam arasındaki çizgide düşmeden durabilmek için çok uğraştı ; ama ölüm korkusu daima var oldu içinde..

Aşırı dozda eroinden öldüğünde henüz 27 yaşındaydı.. Bir küvetin içinde duru bir suda tertemiz bir yüzle artık başka bir dünyanın tanrısı olmuştu gerçekten de..
 
 
 
 
 

JERZY KOSİNSKY

Boyalı kuşun ta kendisidir o.. Kitabında (o dramatik ve ürkütücü hikayede ) kendisini anlatır. Sizin okurken tüylerinizi ürperten satırlar onun hayat hikayesidir.

Çocukluğunu, yani 6-12 yaşları arasını nazi çizmesi altındaki polonyada "aşağı ırk" olarak geçirmiş; zulüm, ölüm ve tecavüzlere maruz kalmış edebiyatçıdır.

..."'oysa hepimiz yalnız olduğumuzu, gavrila'ların mitka'ların ve öteki dostların, yaşantımızdan gelip geçtiğini bilmeli, anlamalıydık. insanlar anlaşamadıklarına göre, dilsizliğin de önemi yoktu. birbirleriyle takışır, birbirlerinden hoşlanır, öpüşür ya da tepişirlerdi. ama herkes yine kendisini düşünürdü. coşkularımız, anılarımız, duygularımız sazdan perdelerin ırmağı kıyıdan ayırdığı gibi bizi birbirimizden uzak tutuyordu. dikkati çekecek kadar yüksek ama göğe erişmeyecek kadar alçak karlı dağ tepeleri gibi, aşılmaz vadilerin ötesinden birbirimize bakıyorduk.' der kitabında..

O kadar cok yikima, cinayete sahit olduktan sonra, olumden ne kadar korkar, ne kadar cekinir ki insan. Hayatı bütün çıplaklığı ile  algılamış, yasamın bir saniye icinde insandan cekilip gidebildigini defalarca yakından görmüş ve hayatına haddiden fazla önem vermeye kalkmadan, artık kendini tatmin edebilecek bri işe yaramadigini fark ettiginde de, bu anlamsizliga son vermiştir.

Kosinski, banyo küvetinde başına geçirdiği bir naylon torbayla intihar ettiğinde elli sekiz yaşındaydı
.
 
 
 
 

KURT COBAIN
 
Kurt'u bence son 2 yıl daha hayatta tutan şey kızının varlığıydı. O da büyük ihtimalle babasının hırkasını giymiş, unplugged albümünü dinliyordur.

Şarkılarını dinlerken sizi bambaşka dünyalara alır götürür. Hele o "where did you sleep last night" şarkısını mtv unplugged programında söylerken üzerindeki o yeşil hırkasıyla öyle masumdur ki.. 

 Kendini av tüfeğiyle çenesinden vurdu..
 
Cesedi günler sonra Seattle’daki evine alarm sistemi yerleştirmek için gelen bir elektrikçi tarafından bulundu. adli tıp raporu ölüm tarihini 5 nisan 1994 olarak açıkladı.

Bıraktığı son mektupta diyordu ki;

"Hepinizin içinde iyilik var ve sanırım insanları çok fazla seviyorum. Öyle çok ki, bu beni mutsuz hissettiriyor. Üzgün, küçük, hassas biriyim.İhtiras ve anlayış yemini eden cazibeli bir karım var ve bana eski halimi çok fazla hatırlatan bir kızım.  Frances' in üzgün, kendine zarar veren, ölü bir rock'çı olduğumu düşünecek olmasına dayanamıyorum. Ve minnettarım, ama yedi yaşından beri insanlara karşı genel bir kızgınlık duydum...! Sanırım sadece insanları çok sevdiğim ve onlara çok üzüldüğüm için acı çekiyorum. Geçen yıllar boyunca mektuplarınız ve ilginiz için alevler içindeki mide ağrısı cehenneminden hepinize teşekkür ediyorum.

Ben çok kararsızım, ümitsizim! Artık eski tutkum yok, ve şunu hatırla, sönüp gitmektense yanmak daha iyidir.

Barış, sevgi ve hoşgörü dileğiyle, Frances ve Courtney sunağınızda olacağım. Lütfen devam et"
 
 
 
 

STEFAN ZWEIG
 
 
Avusturyalı yazar ve muhabir , 28 kasım 1881'de viyana'da doğdu. neredeyse bütün düyayı dolastı. Dönemin en başarılı en çok okunan yazarı haline geldi. Yazdığı kitaplardan dolayı Adolph Hitler onun en büyük düşmanı haline geldi. Kitapları yatıldı ve sürekli ölüm tehditleri aldı.

Ölüm korkusunu yenemeyen pek çok insan gibi ; o da kendi eli ile ölümü seçti. Bıraktığı mektupta;

"Kendi isteğimle ve bilinçli olarak hayattan ayrılmadan önce son bir görevi yerine getirmeye kendimi mecbur hissediyorum. bana ve çalışmalarıma böyle iyi ve konuksever şekilde kucak açan harikulade ülke brezilya'ya içtenlikle teşekkür etmeliyim. her geçen gün bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim. benim lisanımın konuşulduğu dünya bana göre mahvolduktan ve manevi yurdum avrupa'nın kendi kendisini yoketmesinden sonra hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu.

Bütün dostlarımı selamlarım! umarım uzun gecenin ardından gelecek olan sabah kızıllığını görebilirler! ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum."

...Ve 1942'de karısı ile birlikte uyku hapı içerek birlikte intihar ettiler.
 
 
 
 

SERGEY YESENİN
 
1895 yılında Rusya'da doğan devrimci şair sanatçıdır.

Stalin'in devrimi sonrası kırsallığa duymuş olduğu özlem, yaşamış olduğu hayal kırıklığı ve sürmekte olduğu bohem hayatının getirmiş olduğu bunalımla 30 yaşında bileklerini kestikten sonra akan kanla

"şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm,
ama pek öyle yeni sayılmaz yaşamak da..."

yazarak , arkasından bavul kayışı ile kendini kalorifer borularına asarak intihar etmiştir.

Ölümüyle sovyet halkının yaşadığı derin üzüntü, beraberinde " Yesenincilik" adı verilen bir intihar furyası da başlatır. Şairin mezarı başında intihar edenler yahut kendini asanlar arttıkça, yesenin'in şiir ve kitapları ivedi yasaklanır. Özetle rus devleti ve troçki yesenin'in ölüsünden dahi korkmaktadır.
 
 
 
 
 
 
VIRGINIA WOLF
 
1882 doğumlu İngiliz bir yazarın , yine yazar olan kızıdır. Virginia Woolf, ilk depresyonunu on üç yaşında annesinin ölümü ile yaşadı. kendi ölümüne dek birçok atak geçirdi. Evliliğinin ardından derin bir depresyona girdi.

Şiddetli atakları bir süre sonra akıl hastalığına dönüştü ve bunun kendisi de farkındaydı.

Son yazdığı satırlarda diyordu ki, 

”Sevgilim, olasılıkla yine çıldırmaya başladığımı duyumsuyorum. Bütün o sıkıntıları tekrar yaşayamayacağımı hissediyorum ve bu dönemi atlatamayacağımı düşünüyorum. Yine sesler duymaya başladım ve yoğunlaşamıyorum. Bu nedenle bana en iyi görünen şeyi yapacağım. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Eğer birisi beni kurtarabilecek olsaydı bu sen olurdun. Senin iyiliğin dışında her şey benden uzaklaştı. Senin yaşamını daha fazla berbat edemem. İki insanın bizim olduğumuzdan daha mutlu olabileceğini düşünmüyorum.”

1941 yilinda bugun evlerinin yakınlarında bulunan ouse nehrine ceplerine taşlar doldurarak atlayıp intihar etmiştir.
 
 
 
 
 



 



 

KALBİNİZİN RİTMİNİ DEĞİŞTİREN KİTAPLAR




BOYALI KUŞ - JERZY KOSINSKI


Kendinden farklı olanı insanoğlu da aynı şekilde cezalandırır. Yüzyıllar boyunca dil, din, ırk ve kültür ayrımcılığının kanla belirlediği sınırların bugün iyice cılızlaşmış bir hümanizmle ortadan kalkması olsa olsa safdilli hayalimizdir. Cicili bicili medeniyet düzeyimize rağmen bugün halen devam eden savaşlar, kültür çatışmaları ve doğanın bahşettiği kaynakların paylaşımının insanlar arasındaki dil, din, ırk gibi çeşitli farklara göre yapılıyor olması insanı bu kati umutsuzluğa sürüklemektedir.

İnsanoğlunun boyalı kuşlara verdiği cezalar çok acımasızdır..

Kara mizahın ve trajedinin büyük bir ustası olan Kosinski, insanoğlunun doğasındaki iyiliğin ve kötülüğün birlikteliğini sıklıkla hatırlatır bize. Romanın en etkileyici yeri küçük çocuğun bir kuşçunun himayesine sığındığı günlerde geçen bir anıdır. Kuşçu hayatla ilgili çok şey öğretse de, zaman zaman kötü davranabilen, karanlık tarafı da olan bir adamdır. Ve bu adam bir hayat dersi verir bizlere: Boyalı Kuş’un hikâyesi.

                                                           
***







BÜTÜN DÜNLERİMİZ - NATALIA GINZBURG


Faşizmin son yılları... Bir yanda, Anna'nın ailesi: Bir türlü bitiremediği anı kitabını yazan, faşizm karşıtı, tuhaf ve kavgacı yaşlı baba, ağabey Ippolito, kız kardeş Concettina, küçük kardeş Giustino ve Bayan Maria. Öte yanda, bambaşka koşullarda yaşayan, eğitim düzeyleri farklı, zengin komşuları: Hırslı bir anne, sabun fabrikası sahibi yaşlı bir baba ve kız çocukları Amalia ile erkek çocukları Emanuele ve Giuma; ayrıca, annenin dostu Alman Yahudisi Franz. Ve Cenzo Rena. Ortak yazgı savaş ve onun roman kişileri üzerindeki etkisi her şeyi değiştirir; hiç kimse artık eskisi gibi, savaşın parçalayıp yok ettiği değerlerle yaşayamayacak, ama yeni hayaller ve umutlardan da yoksun kalacaktır. Bütün Dünlerimiz, yeni bir yaşama uyum sağlamak gibi güç bir görevle baş başa kalan savaş sonrası kuşağın hüzünlü öyküsünü en küçük bir yapaylığa düşmeden, büyük bir gözlem ve anlatım gücüyle işleyen bir romandır.


    ***






DOĞUNUN LİMANLARI - AMIN MAALOUF


Zevk verici ve acı çektirici bir oyun, inanç ve aldatmaca oyunu, maskeler oyunu. Onu sonuna kadar oyna, ister oyuncu olarak, ister izleyici olarak. İzleyici olman daha iyi, içinden kolay çıkarsın. "Son Kurtuluş Çaresi" yaşamama hep yardımcı olmuştur. Elimin altında olduğu için, bu çareye hiç başvurmadım. Ama ahretin direksiyonu elimin altında olmasaydı, kendimi tuzağa düşmüş hisseder ve bir an önce kaçmaya bakardım."

Olay 1976 Haziranında bir metroda geçmektedir. Yazar, romana tablodaki bir resimden söz ederek başlamaktadır. Tabloda, deniz ve o maviliğin üstündeki gemi bulunmaktadır. Yazar, bu tabloya hayran kalmıştır. Metroda bu tabloyu hayran bir şekilde seyrederken gözleri, son derece ilgi çeken bir adama takılır ve o, bu adamı takip etmeye başlar. Bu takip neticesinde her ikisi Hubert Hugles sokağında karşı karşıya gelirler. Yazar, türlü yollarla bu adama yanaşmaya başlar. Adamın yabancı olduğunu sezer ve ona yardımcı olmaya çalışır. Bu yardımlaşma sonucunda her ikisi dost olurlar. Adamın amacı, Paris'te direnişçilerin adını taşıyan 39 cadde veya sokağı gezmektir. Bu arada yazar ile yabancı arasında koyu bir muhabbet başlar. Yabancı adam, yazarın sorularına da yanıt vermeye çalışır ve ona, Paris'te dört gün kalacağını söyler. Yazar ile adamın tanışması, çarşamba akşamına rastlamaktadır.

                                                                   ***  






        PUSLU KITALAR ATLASI - İHSAN OKTAY ANAR

                                                 
Bir kalyonun güvertesinden Konstantiniye’nin puslu sokaklarına, izbe meyhanelerden kale burcu yıkmak için kazılmış lağımlara uzanan bir düş dünyası ve bu dünyanın aslında bir düş olduğunu farketmiş bir kişi. Hepsi bir masalda bir araya gelmiş ve puslu kıtalar atlası böylece vücut bulmuş.

Puslu kıtalar atlası aslında pek çok hikaye barındırıyor içerisinde. Hepsi ayrı ayrı titizlikle işlenmiş. Sonuçta iç içe olan bu hikayeler arada boşluğa mahal vermeden birbirine özenle bağlanmış. Örneğin Alibaz’ın kendine Efrasiyab adını verip çete kurması, Arap İhsan’ın deniz maceraları, Vardapet’in lağımcı oluşu, Ebrehe’nin teşkilattaki oyunları gibi öyküler sanki apayrı birer hikayeymiş gibi anlatılıyor. Roman ilerledikçe görüyoruz ki bu hikayecikler tıpkı bir kazağın ilmekleri gibi bütün bir öyküyü oluşturan yapı taşları. Yazar bu hikayecikleri o kadar ustalıkla birbirine bağlıyor ki bazen “yok artık bu kadarına da pes” demekten kendinizi alamıyorsunuz.

Gerek dili ve anlatımıyla eski zamanı mükemmel yansıtışı, gerek hikayelerin ilerleyişi ve bağlanışındaki ustalık, gerekse ara ara serpiştirilmiş felsefi ve bilimsel kısımlar beni benden almış, bambaşka alemlere götürmüştür. puslu kıtalar atlası kelimenin tam anlamıyla “büyüklere masallar” olarak nitelenebilecek bir kitaptır. Gerçek dünyadan sıkılmış, kendini bir masalın büyüsüne kaptırmak isteyen herkesin okuması gereken eşsiz bir eserdir.

Uzun İhsan Efendi ogluna soyle der:

''Bilmek ve sahit olmak en buyuk mutluluktur.Macera ise buyuk bir ibadettir,Çunku o'nun eserini tanimanin baska bir yolu oldugunu gorebilmis degilim.

Kendi payima ben, dunyayi ruyalarimla kesfetmeye calistim. Bu, yeterince cesur olamadigimin bir gostergesi olabilir.

Ayni hatayi senin de yapmana yol acmak istemiyorum.Sana izin veriyorum,git. 

Git ve benim goremediklerimi gor,benim dokunamadiklarima dokun,sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanin cekmeye cesaret edemedigi acilari cek..Dunyadan ve onun binbir halinden korkma..''

***

                                                 



BENİM ADIM KIRMIZI - ORHAN PAMUK


Benim Adım Kırmızı’da olaylar 1591 senesinin, karlı on kış günüde geçer. Daha önce de bahsedildiği gibi, romandaki olaylar geriye dönüş tekniği kullanılarak zaman genişletilmiştir. 1591 senesi, III. Murat devrine tekabül eder. Osmanlı’nın bu devirde resim ve sanata alakası artmış olup, en fazla ressam bu dönemde yetişmiş ve en fazla resim de bu dönemde verilmiştir. Yazarın, romanda varolan zaman dilimini bu tarihi devirden almasının amacı, Osmanlı resim sanatıyla beraber kültür ikililiği yaşayan Osmanlı toplumunun sorunlarını ortaya koyarak, günümüzde de hala yaşanmakta olan bu gibi sorunlara ışık tutmaya çalışmıştır. Romandaki olaylar, İstanbul’da geçer. 1591 senesinin, İstanbul’u yazar tarafından başarılı bir şekilde tasvir edilir. İstanbul hayatının, ürkek ama saldırgan, gündüzün kenarında, gecenin başucunda duran tanıkları ve sanıkları, köpekler, cemaatin içi ve dışı tasvir edilir. Yazar, 16. yüzyılın gündelik yaşantı ve şehrin fiziki yapısına dair görüntüler yüzyılın yapısına uygun şekilde tasvir edilmiştir. Yazar, İstanbul’u anlatırken diğer doğu kentlerinden de istifade eder. Arap, İran, Hint, Çin diyarlarına ait hikayelerle 16. yüzyılın doğu kentlerine atıflarda bulunarak, romanın mekan anlayışını genişletir.
....
Bu romanı, Türkiye’nin bir dönemini tarafsız bir şekilde yansıtılması sebebiyle kitabı bir solukta bitirdim. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’yı kurgularken çok yönlü bir araştırma yaptığını da biliyorum. 


                                                                                                       ***








                                    



ACI ÇİKOLATA  - LESLEY LOKKO


Yarım kilo soğan, iki baş sarmısak, bir tutam fesleğen, romanın her satırından fışkıran yakıcı aşkın simgesine dönüşüyor. 

Yazarın ironik, neşeli ve yumuşak bir dili var; yaşam sevgisi ve tensel aşk bu dil içinde büyülü gerçekliğe bağlanıyor. Hiçbir kadın yazar, kadın dünyasını bu düzeyde dile getiremedi. Kısa zamanda on beş dile çevrilen ve yazarın senaryosuyla sinemaya aktarılan, filmi ülkemizde de büyük ilgiyle karşılanan Acı Çikolata, başta Meksika ve ABD olmak üzere yayımlandığı her ülkede satış rekorları kırdı.


                                                                           ***







KANATSIZ KUŞLAR - LOUIS DE BERNIERES



Kanatsız Kuşlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde Güney Batı Anadolu’nun küçük bir sahil kasabasında yaşayan kuşaklar boyunca o topraklarda kök salmış -Müslüman Türkler, Hıristiyan Yunanlı ve Ermeni azınlıklar- zengin ve farklı kültürlerin öyküsü... Yerel özdeyişler üreten halk bilgesi çömlekçi İskender, çocukluklarından beri arkadaş olan Karatavuk; İskenderin’in oğlu ve Mehmetçik; birbirlerine ‘Kafir Efendi’ diye hitap eden iki farklı din mensubu Peder Kristoforos ve Abdulhamid Hoca; karısı zina suçu ile recm edilen toprak ağası ve kentin koruyucusu Rüstem Bey; Likya mezarlıklarında yaşayan ve korkunç görünümü nedeniyle ‘Köpek’ lakaplı bir adam; tüm dinlerin temsilcilerine ve Tanrı’ya lanetler savurarak ortalıkta dolanan ‘Gavur’ denilen bir diğer adam... De Bernieres’in kahramanlarıdır.



Tarihi gerçeklere dayanan, ama destansı anlatımıyla fazlasıyla insancıl, duygusal ve tensel ayrıntılarda büyüleyici çağrışımlar ifade eden Kanatsız Kuşlar muhteşem bir kitaptır..


                                                                           ***  







OTOMATİK PORTAKAL - ANTHONY BURGESS
Yaşam bir harikadır, - dedi doktor bey kutsallara özgü kalın, okşayıcı bir sesle: - Yaşam süreci, insan vücudundaki organların tümü, bunların çalışmaları, görev bölümü yapmaları bizlerin kavrayamayacağı denli karmaşıktır. Hangi birimiz doğanın bu gizemini çözümleyebiliriz? Doktor Brodsky gerçekten büyük bir ilim adamı. İblislerle, şeytanla işbirliği yapıp iyiliği eryüzünden kaldırmayaçabalayan her sağlıklı vücut senin geçtiğin denemelerden geçince böylesine hastalanır, acı çeker.
(kitaptan bir alıntı)

Doğru nedir,iyi nedir,yanlış nedir? Tüm bu soruları sormanıza neden olan muhteşem bir kitap ,Otomatik Portakal. Yazar Anthony Burgess 'in beyninde tümör teşhisi konulduğunda oturup bir yıl içinde 6 kitap birden yazdı ve Otomatik Portakal da bunlardan biriydi.Tabii tümör teşhisinin yanlış olduğunu öğrendiğinde kitap yazmaya da devam etti.Her işte bir hayır vardır denilebilir.Kötü bir psikolojiyle bu kadar çok tartışılan filmin fikir babası oldu.

Bu kitap şiddetin mitolojisini yazar...

*** 








ŞİBUMİ - TREVANIAN 

Herhalde belirsiz bir anlamda üstelik yanlış olarak kullanıyorum.Yada bana öyle geliyor: anlatılamayacak bir niteliği tarif etme çabası.

Şibumi sıradan olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır.Şöyle düşün.O kadar çok doğru bir söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok. O kadar gerçek ki, sahici olmasına gerek yok..

Şibumi demek bilgiden çok anlayış demek.İfade dolu bir sessizlik demek.Kendini kanıtlama gereği duymayan bir alçakgönüllük demek.Sanatta şibumi basit bir alçakgönüllüğü ifade eder.Buna sabi denir.Felsefedeyse kendini wabi olarak gösterir.Büyük bir ruhsal rahatlıktır ama pasiflik değildir.Bir insanın kişiliğindeyse....nasıl söylemeli...hakimiyet peşinde olmayan otorite mi? Onun gibi bir şey.. 

Şibumi gizemli ve şaşırtıcı yazardan gerçek bir kahramanın inanılmaz öyküsü üzerine felsefe ve edebiyatın iç içe bulunduğu hayranlık uyandıran bir kurgu. 

Nicholai Hel, özellikleri ve özgün kişiliğiyle gerçek bir roman kahramanı. Yarı Rus, yarı Alman asıllı koyu bir Amerikan düşmanı. Şanghay'da doğmuş, bir Japon generali tarafından büyütülmüş; bir Japon bilgesinden de "Go" oyunu öğrenmiş. Öğrenilmesi çok zor olan Bask dili dahil yedi dili ana dili gibi konuşuyor. Plastik kartla ya da kurşun kalemle bir insanı rahatlıkla öldürtebilecek ustalıkları da edinmiş. Üstün düzeydeki "yakın algılama" yeteneği yüzünden fotoğrafı bile çekilemeyen bu profesyonel terörist avcısı, terörcü, korkusuz, mağaracı, yenilmez savaşçı ve gerçek filozof, günün birinde emekli olarak yaşadığı şatosundan amansız ve acımasız bir dövüşe katılmak üzere çıkıyor...


                                                                          ***






NIETZCHE AĞLADIĞINDA - IRVIN D.YALOM

Nihilizmi önemli bir kavram olarak ele alan Nietzsche'ın felfesini , psikolojik bir romanla destekleyerek okurun önüne anlaşılabilir bir kitap koyan psikiyatri profösörü yazarını tebrik etmek gerek.Hem bir kuramın ana hatlarını verip,hemde insanı sıkmadan gündelik yaşam üstünde düşünmeye sevketmek gerçekten büyük başarı.
...
Ümit mi? Ümit en son kötülüktür! ..Pandora'nın kutusu açılıp, Zeus'un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Ümit. O zamandan beri, insanlar yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladı. Fakat Zeus'un arzusunun, insanların, kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.(syf.90)


                                                                             ***






BİR GÜN TEK BAŞINA  - VEDAT TÜRKALİ 




27 Mayıs 1960 Harekatına yaklaşılırken, son 5 - 6 aylık bir zaman dilimi... Parlementer diktatörlüğün karanlığında, umutsuzcasına; el yordamıyla direnmeye çalışan bir toplum...




YIllar önce Müdüriyette yediği iki tokatla yılıp sinen; Beyazıt'ta öğrenci kitlesinin eylemi içine düşü verince tabanları yağlayan bencil, ürkek, kuşkulu ve kaypak Kenan... Evinde olabildiğince ağır iki çeki taşı; karısı Nermin ve kızı Zeynep... 




Devrimci ateşi sönmüş Kenan'ın karşısına, devrimci ateşi yeni yeni alevlenmeye başlayan bilinçli, gözüpek ve dirençli Günsel çıkıyor...


Türk edebiyat tarihinin en iyilerinden.  

                                                                      ***





PARFÜMÜN DANSI  - TOM ROBBINS


“Parfümün Dansı” muhteşem bir hayat tecrübesiyle ortaya çıkmış, yazar Tom Robbins’in deyimiyle “hayatı deney olarak yaşamayanlar”ın kitabı... Ölümün bilinmezliğini ve ölümsüzlüğün ulaşılmazlığını konu alan; her sayfasında farklı hayatlara, farklı dünyalara götüren; başında biraz ağır gitse de sonra uçuran, sıradışı ve oldukça keyifli bir roman. İçinde herkesin kendine ait bir parça bulabileceği kadar okuyucuya yakın... Bugüne kadar üzerinde pek fazla düşünmediğimiz, öylece kabullendiğimiz, hayatın gerçekleri olarak adlandırdığımız olaylara farklı bir bakış açısı... 

Ve evet, işte her şey düşünmekle başlıyor... 

Nerede başladığını bilemediğimiz, sonu olmayan bir yolculuğu, kelimelerin bütün gücünü ortaya koyarak anlatır Parfümün Dansı. “Yaşam” der bu yolculuğa. Hristiyanlık’tan beş yüzyıl kadar öncesine dayanan, bitmemiş, bitmeyecek olan bir yaşam...

Her şey kokuyla birbirine bağlandı. Günlük yaşamımızda nasıl tanıdık bir koku bizi bulunduğumuz ortamdan alıp, o kokuyla özdeştirdiğimiz yere götürüyorduysa, kitapta da “koku” ölümden yaşama açılan bir kapı görevini üstlendi. Ölümle dans etti. Çünkü ölüm de artık yaşamımız, geçmişimiz olarak kaldı. 

Kitapta Alobar ve Kudra’nın ölümsüzlük formülünden bahsedilirken hep dört ana madde esas alınıyor: hava, toprak, su ve ateş. Ölümsüzlük maddeleri de denebilir tabii bunlara: Aynen Aristoteles’in ay altı dünyasının tözleri gibi..  


                                                                          *** 







AFRİKALI LEO  - AMIN MAALOUF




1488’de Endülüs devletinin başkenti granada da başlayan Fas, Tunus, Mısır, İstanbul ve Roma’ya kadar uzanan bir yaşam hikayesi. 

“Benim Arapça, Türkçe, Kastilya dili, Berberi dili, İbranice, Latince, sokak İtalyancası konuştuğumu duyacaksınız; çünkü bütün diller ve dualar benim dillerim ve dualarım Fakat ben hiçbirine ait değilim Ben yalnızca Tanrıya ve dünyaya aidim; ve yakında bir gün yine onlara döneceğim”



Afrikalı Leo’nun ilk sayfasında karşılaşacağınız bu sözler tüm kitabı özetliyor sanki Gerçek bir yaşamdan çıkarılmış bir öykü olan bu kitapta Endülüslü bir tüccarın hayatı anlatılıyor Kahramanımızın asıl adı Hasan olmasına rağmen romanda bir kaç kez ismi değişiyor




KADINLARI PAGANİSTE DÖNÜŞTÜREN ERKEKLER


JON KORTAJARENA

...Ve tanrı erkeği yarattı. 19 Mayıs 1985 doğumlu İspanyol model. Şu an Madonna'yı mutlu etmekle meşgul. Bütün heteroseksüel erkeklerin bile cinsel tercihlerini değiştirecek kadar baş döndürücü.

Hugo Boss "Orange" erkek parfümünün yüzü. En popüler erkek mankenler listesinde ( elbette en çok kazanan erkek modeller listesinde de) ilk 10'da. Tom Ford'un ilham meleği. DKNY ve H&M reklamlarında bütün kadınların kıyafeti boş verip taş kesilerek yüzüne baktığı adam.  Just Cavalli, Versace, Giorgo Armani, Bally, Etro, Trussardi, Hermes, Guess, Diesel, Lagerfeld'in birbirini ezerek model olarak kullandığı adam.

Tatil yaparken, 18 yaşındayken Cavalli tarafından keşfedilmiş.



 

TAYLOR KITSCH

8 Nisan 1981 doğumlu Kanada doğumlu genç aktör.

Zamanında ailesi için inşaatta bile çalışmış. New York'da tren istasyonlarında, sokaklarda uyumuş. Los Angeles'ta Diesel tarafından keşfedilmiş. Daha sonra dizi oyunculuğu ile ününü pekiştirmiş. Friday Night Lights dizisinde tam 68 bölüm oynamış.

Saçları, karizması, yüzü, vücudu, gülüşü için söylenebilecek hiç bir şey yok : kusursuz..

 Austin-Teksas'ta oturuyormuş. Yani gidip birebir görüp son nefesinizi falan vermek isterseniz, uçak biletlerinizi alın şimdiden.


 
MARLON TEİXEİRA

19 Eylül 1991 doğumlu Brezilya'lı model.  Kendisinde Portekiz ve Kızılderili kanı var.

Emperia Armani, Dolce& Gabanna, Roberto Cavalli, Jean Paul Gaultier, Emperio Armani ve Dior Homme'un nefesleri kesen taş bebek mankeni.

Bu arada ben kendisini Tommy Hilfiger reklamında keşfedip, o sayfada 15 dakika suratına bakakaldığım model olduğunu söylemeden geçersem olmaz. Dergi elimde 3 aylık oldu, halen atmıyorum. Bence yakında canlanıp çıkacak o sayfadan.

Uluslararası erkek modeller arasında dünya sıralamasında 7.sırada. Brezilya'nın ise en iyi modeli.


 
TYSON BALLOU

14 Kasım 1976 doğumlu Amerika'lı taş model. 15 yaşında keşfedilmiş. O yaştan beri bence yaşı en fazla 10 yılda ileri gidip oralarda takılıp kalmış. . Jil Sander, Moschino, Hugo Boss, Emperio Armani, BCBG, DKNY, Valentino'nun bir numaralı mankeni.

Hatta şu aralar uluslararası erkek modeller arasında en çok para kazanan, bir numaralı model.
 
 
 
 

GABRİEL AUBRY

30 Ağustos 1976 doğumlu Kanadalı manken..

Yıllarca kendisini Halle Berry'den kıskandık. Ama o sırada Halle kendisinden çocuk bile yaptı. Gerçi adam pek bir işe yaramadı sanırım, çocuk Halle'ye daha çok benzedi. Ama olsun heyecanı yeter. En büyük bağlantısını Calvin Kline ile yaptı. Diğer büyük markalara nazaran en çok onun reklamında gördüğümüz bir model. ( Of! bu ne ya )

Vogue'un erkek dergisinde üst üste 4 kez kapak olmuş tek mankendir.



 
AARON TAYLOR JOHNSON

Anna Karanina'nın Kont Varonsky'si.. 13 Haziran 1990 İngiltere doğumlu tanrının dünyadaki izdüşümü. Anna Karanina değil bütün kadınları büyüleyip kendini tren raylarına attırtacak acayip bir adam..

Bu adamın verdiği enerjiden, ışıktan trafo kurulur.

Nasıl oldu da Sam Taylor Woods'la evlendi bir türlü akıl sır erdiremediğimiz genç yetenek oyuncu. Üstelik bir bebeği bile oldu. Bu adamların dünyada kendilerinden bir şeyler bırakmalarını daima destekliyorum. Bu arada karısının soyadını kullandığına göre , baya nüfuslu bir eş olsa gerek.

Anna Karanina'ya Jud Law için gidip bu Aaron Johnson'a aşık olarak çıktığım için hiç pişman değilim. İçmeden sarhoş edecek türden kendisi.
 
 
 
 
 
 
JARED LETO
26 Aralık 1971 doğumlu.. Sonsuza kadar genç kalanlardan. Amerikalı muhteşem aktör.

Kendisi küçücük bir ergenken rol aldığı "Requem for a Dream" deki rolü ile  günlerce etkisi altında bırakmış. Biraz büyüyüp serpilince "Mr.Nobody" de bebek gibi yüzü ile herkesi kendine aşık etmiş, "Büyük İskender"i bile baştan çıkartan karakteri canlandırırken, sinema objektifinden içeri dalıp, tokalaşıp kendisini tebrik etmek istediğimiz güzel insan.
 
 
 
 
 
 
 BEN BARNES
20 Ağustos 1981 doğumlu İngiliz sinema oyuncusu. Kendisini en çok tanıttığı filmi "Dorian Grey'in Portresi"dir. Son dönem İngiliz oyuncuların Yunan Heykellerinden bir farkı olup olmadığı konusunda kafaları karıştıracak bir fiziğe sahiptir.

Anne-baba psikiyatrist ya da terapist olunca huzurlu ve mutlu büyüyen çocukların, ne kadar güzel de olabileceğinin canlı kanıtıdır.

Saçlarını her zaman uzatmalıdır. Kızlarda bile bu kadar sağlıklı saçlar olduğu tartışılır.

O gerçek bir Dorian Grey'dir.