KADINLARIN ÇOĞU ASLINDA 'NELLY'


Tanrı, egosu yüksek kadınlardan sadece erkekleri değil, kadınları da korusun, diyerek ışık hızında, kendimi din adamı koltuğunda başkaları için de yalvarırken buluyorum.

Gözümü açtığımda halen bu dünyaya aitsem yapacak bir şey yok, aynı gökyüzünün altında onlarla da birlikte yaşamayı öğrenmem gerek. Kaçabileceğin hiç bir yer yoksa en az zararla yanlarından geçip ürkütmemeye bakacaksın. Gagalanmadan yanlarından geçebilirsen karlısın, ama eteklerin iki metre arkandan sürünecek kadar uzunsa ; illaki birisi gelip kasıtlı olarak eteğine basıp yırtacaktır kumaşını.


Kadınlar hemcinsleri ile dost olabilecek kadar erdem sahibi ise (ki bu gerçekten büyük bir erdem) yanına kocanı ya da sevgilini verip ıssız bir adaya da bıraksan; son nefesine kadar denize bakar, palmiyeleri seyreder yine de bakmaz o adama. Erkekler çok da ehil yapıda canlılar değil; elbette bu bir gerçek ama kadınların da diğer kadınların sahip olduğu her mutluluğa taş koymaktan ne kadar zevk aldığını, "onu sevme beni sev" diye fıldır fıldır etrafında döndüğünü de inkar etmek tam bir delilik olur.

Aşk kıskanılır, adamın tipinin nasıl olduğunun en ufak bir önemi yoktur. Bu yüzden paylaşılamayan bir erkek olduysanız sakın ; Clark Gable gibi bakışlarınız, Brad Pitt gibi sırma saçlarınız, Michaiel Cain gibi ince bir zekanız, Jude Law gibi vücudunuz ya da Tyler Durden gibi yatak performansınız olduğundan falan sanmayın. Siz mahallenizin bakkalı kadar mülayim, sütçü kadar pembe tombul yanaklı, pideci çocuk gibi ezik de olsanız (pideciler ayağa kalkmasın, çok severiz onları; bu lafın gelişi) boşta kalmazsınız. Kadınlarda bu empatisiz karakter yapısı olduğu sürece; siz egonuzu uçan balon misali şişire şişire , her türlü ahlaksızlığı yapa yapa, her türlü maymunluğu yapa yapa; sırtınız yere gelmeden yaşar gidersiniz.

Kadınlar yaşamlarının sonuna kadar erkek yetiştiren bir anne aslında. Ben çoğu zaman bu misyonun suyunu çıkartmış olabilirim, farkındayım. Ama her kadın birlikte olduğu erkek için bir anne; bazısı çok ilgili mıcık mıcık bir anne, bazısı disiplin sever eli terlikli bir anne, bazısı sümsük bir anne... Erkekler bir anne değil bir sevgili mi arıyor dediniz? Hahahahhaaaa (pardon kendimi tutamadım, güldüm buna)..

Erkeklerin ne aradığını sorgulamak fazla zaman kaybı? Peki kadınların kadınlarla derdi nedir? Biribirinin tepesine basa basa, ortada soytarıya çevirdikleri adamı kapma yarışı çabası nedir?

Bazı kadınlar bir erkeği kozasında keşfeder.. Yani tırtılken; yani herkesin bir yaprağuın üzerinde gördüğünde "iiiiiiiğğğğkk!" diye suratını büzüştürdüğü zamanlarda; onu alır renkli bir kelebek yapar. Tırtıl kendiliğinden kelebek olduğunu iddia eder, çünkü koza içinden o kadar debelenerek çıkmıştır ki; sarsıntıdan ne olduğunu idrak edememiştir.

Bazı kadınlar bir erkeği kelebekken keşfeder (bu kadın tipleri en cingöz geçinen ; fırıldak tiplerdir); kelebeğin ömrünün sonuna gelmişlerdir ama dötü başı dağıtırlar. Renkleri ellerinde kalır, pulları yapışır ama yapışan pullarda artık renk yoktur; grimsi sönük kuru birşeydir artık..

Erkekler kelebek midir peki? Of tabi ki değil.. Elbette değil (boşuna sevinmeyin bu benzetmeye; ben sadece yaşam stili bakımından kelebeği örnek gösterdim.)

Kadınların empatisiz kişilik yapısı 6 yaşındaki kız çocuklarının o lüle saçlı kahküllü tipleriyle ortalıkta bütün sevimsizlikleri ile dolaşıp herşeyi isteyen karakter yapısına benzer. Anne baba o çocuğu insan olarak yaşama kazandıramamıştır. Çocuk yapmak ayrı, insan yapmak ayrı; bunları ayırmak gerek. Küçük Ev dizisindeki "Nelly"dir onlar. Dudakları hep büzük, kenarları aşağı kıvrıktır. Gözleri kısık bakar, burunları havası çekilmiş güneşte kurutulmuş kayısı gibidir. Her pastaneden süpangle isteyen, her dondurma topunu üst üste koyduran, hepsini de devirip eli boş kalan aç tiplerdir bunlar.

Erkekler Nelly tiplerini en başta severler; bu tipler uğruna hayatlarında geri kalan bütün kadınları tekmeler, çoraplarına ceviz kabuğu koyarlar; ta ki Nelly'ler onların Tyler Durden değil de pembe yanaklı sütçü olduğunu anlayana kadar. Bir gün bir uyanırlar ki, yanlarındaki adamı kurbağa mı kovalamış, at mı tekmelemiş ne olmuşsa başka biri olmuştur. Artık o pembe yanaklı sütçüdür ve ayağa kalktığında da ezik pideci çırağı olmuştur. (Benzetmelerde ayrıntılara takılıp bu tür meslek guruplarını ayağa kaldırıp evimin önünde pankart açtırmazsanız sevinirim; adı üstünde sadece bir örnekleme bu).

Kadınlar kadınların daima en büyük düşmanıdır. Erkekler kadınların aptal aptal gazına gelen zavallılardır aslında. Onlara birileri bu gerçeği söylemek zorundaydı; bana kaldı.. Çok üzgünüm.

Bir kadın olarak "iyi kalpli biri ne anlama gelir ? "in cevabı işte tam da budur.. İyi kalpli bir kadın olmanın kıstası; hemcinslerin tarafından da güvenilir olmaktır. Hemcinslerin tarafından da dost görünebilmektir. Hemcinslerinin en ufak aldığı bir darbede yanında olabilmektir. Yoksa Hamdi, Ayşe'nin dostluğunu çok beğeniyormuş, Hamdi Ayşeyi çok taktir ediyormuş, Ayşe Hamdi'ye üzümlü kek yapmış (asla bu bir iyilik kriteri değil, asla da olamaz).

Kadın olmak bir tesadüf, zeki olmak da öyle; ama "iyi kalpli bir kadın" olabilmek gerçekten bir erdem.

Kimsenin hayatındaki aşka el uzatmadan, kimsenin sevgisini kıskanmadan, arkadaşının mutluluğu ile mutlu olabilmek bir erdem.

Bedenine değil, ruhuna orospuluk sokmadan yaşayabilmek bir erdem..

Süpanglelere uzaktan bakıp yoluna devam edebilmek bir erdem.

Erkekleri ortalıkta soytarıya çevirmeden anne, sevgili, eş olabilmek daha da büyük bir erdemdir.


LOS ANGELES KAYIP MELEKLER ŞEHRİ


NewYork'tan Los Angeles tam altı saatlik bir uçuş. Yani İstanbul-NewYork arası uçuşun üçte ikisi; inanılır gibi değil. Bu ülke gerçekten çok büyük.. Avrupa'dan daha büyük bir ülke burası..

Hiç tanımadığım iki kadının ortasına oturtmuşlar beni ve obez olanı sürekli yemek programlarını seyrediyor uçakta, diğeri ise bir an önce Los Angeles'a ulaşma derdinde olabilir. Çünkü sürekli uçağın şu anda nerede olduğuna bakıyor, televizyonundan.. Ben uyukluyorum, hiç bir şeye bakacak gücüm yok..

Yaşlı ve kot pantolonlu bir hostes servis yapıyor, herşey paralı. Çok ucuz bir uçak bileti bulmuşum anlaşılan çünkü yastık bile vermediler.. Hatta ayaklarım üşüdü ilk kez bir uçak seyahatinde. Eğilip yere baktım, bu uçağın yerinde bir yerde delik mi var diye.. LAX havaalanına uçak bodozlama indi , sanırım kanatlardan biri biraz daha eğikti ama bu heyecan bile benim göz kapaklarımın açılmasına sebep olmadı. Ruhum uyanmıyor, uykusuzluktan bayılmak üzereyim. Tam 16 saat gündüze doğru gittik. Bu , bir günü 40 saat yaşamak demek, biliyorsunuz.. Ve şu jetlak denen olay acayip bir şey; haftalarca kalsam düzelmiyor. Akşam 7'de uyuyakalıyorsun, gecenin 2'sinde gözler baykuş gibi açılıyor. Çünkü bedende biyolojik saat gündüzü geceyi algılayamıyor.



Las Vegas'tan sonra gördüğüm en şık havaalanındayım ve dünyanın film ve şöhret merkezindeyim. Alışveriş yapılacak mağazalar, ünlüleri görmek falan umurumda bile değil. Gittiğim şehirde , sadece şehri keşfetmekten keyif alanlardanım.. Hayatta en keyif aldığım şey, gözlem yapmak.

Her büyük şehirde olduğu gibi tezatlıklara rastlamak olası idi ama Los Angeles benim hayatımda gördüğüm en büyük tezatlar şehriydi.

Şehir merkezi gerçek anlamda heyecan verici. Film setinde gibisiniz. Yanınızdan geçen insanlar, hayatınızda görebileceğiniz en lüx arabalar, dünyanın jet sosyetesinin yemek yediği ışıl ışıl restaurantlar , içi barok stili döşenmiş ultra lüx otel resepsiyonları; insanın başka bir dünyada olduğunu düşündürüyor. LA Downtown'da sınız. Gökdelenler, iş merkezleri, alışveriş merkezleri bir avuç pırlanta gibi parlıyor.
 

Amerika'nın Washington DC'den sonraki en büyük hükümet binası Los Angeles'ta.

El Pueblo denen devasa büyük parkın karşısında zamanında İspanyolların inşa ettiği görebileceğiniz en şık tren istasyonu duruyor. Biraz Arap esintileri taşıyor gibi ama yine de trene binmeseniz de görülmeye değer yerlerden..

Los Angeles'da yarım milyon Japon yaşadığı söyleniyor. Eğer Japon mutfağına ve suşiye meraklıysanız ; her ne kadar en iyi suşi restaurantı San Francisco'da da olsa Los Angeles'ta da en lezzetlilerini yemeniz mümkün. Yazarken bile canım çekti.

Şehrin bütün ışıltısını bir yana bırakırsak diğer yüzü suratınıza bir şamar gibi çarpıyor. Hayatımda gördüğüm en fazla evsiz bu şehirdeydi. Şehrin her yerinde o kadar çok evsiz var ki, ve diğer insanlar onlara hiç kötü davranmıyorlar. Bir İtalyan pastalarının satıldığı kahve salonunda, bizimle birlikte bekleyen bir homeless'a satış elemanı aynı nezakette "yes sör" diye kibar ve olağanüstü bir güler yüzlülükte davranıyor. Kimse buraya giremezsin demiyor.


Binlerce evsiz var. Yaşamlarını sadece yardımsever birilerinin katkısı ile, ya da günlük yapabilecekleri işlerden kazanıyorlar. Ya da açlar, ya da gerçek anlamda yaşamıyorlar..
 
 
Devlet belli oranda sığınma sağlıyor, ama hepsine değil. Bir çoğu sokaklarda uyuyor ve uyanıyor.

 
California eyaletinde 51 bin civarında evsiz olduğu söyleniyor ve bunun 25 bin kadarı sadece Los Angeles'ta yaşıyor. Bu gerçekten Amerika'nın çok dramatik bir yüzüdür.
 
 
Her gece Los Angeles sokaklarında 20 bin kişi uyuyor ve bunun 2 bin kadarı aile.. Sadece %15'inin bir işi var.. Ve devlet ne yaparsa yapsın yetersiz kalıyor.

 Hollywood Bulvarı'nın yıldızlarına basarak yürüyoruz. Her birinde hayran olduğumuz film yıldızlarının adı yazıyor. Bir çok insan o yıldızların üzerinde en güler yüzlü pozlarını veriyor. Eylül ayında sıcaklık nefes aldırmıyor. Boğulacak gibi oluyorsunuz. Restaurantlar turistlerle dolup taşıyor. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş  Hollywood'da olmanın heyecanını taşıyan , meraklı gözlerle etrafını inceleyen bir dünya insan. Fiyatlar uçuksa içerisi daha nezih ve şık insanlarla dolu, fast food'a yakınsa bizler gibi sıradan insanlarla doluyor restaurantlar.
 
 
Benim nedense bir hayal kırıklığım var. Hollywood, LA Downtown kadar göz alıcı bir yer değil. Türkiye'deki turistik kasabalara benzetiyorum ve sanırım o kadar da fazla etkilendiğim söylenemez.

 


Arabaya atlayıp Beverly Hill'e gidiyoruz. Hatta ben orada olduğumu ülkeme döndüğümde arkadaşlarıma göstermek için bir fotoğraf çektiriyorum.
 
Ömrünüzde görebileceğiniz en korunaklı villalar, bütün ünlülerin saray yavrusu evleri sıra sıra dizili, yemyeşil ağaçlar arasında özel korumalarla korunuyor. Gazetelerde evlerinin içini gösteren fotoğrafları anımsıyorum. Milyon dolarlık malikaneler, küçük bir kasaba büyüklüğünde arazilerde kendine özel ormanlık alanları, parkları, bilmem kaç tane yüzme havuzları, onlarca özel odaları ile sadece 2 kişi ve bazen tek başına yaşıyorlar.. O şehirde yaşayan insanlar arasındaki derin uçurum yine , bir kez daha şaşırtıyor beni.. Beverly Hills ,  birçok diziye ve de filme mekan olmuş. . Eğer burada alışveriş yapmak isterseniz ( ki hiç de önermeyiz ) Rodeo Drive' a gidebilirsiniz. Burada Tiffany , Armani , Vuitton gibi ünlü markalar kim en pahalı yarışı içerisinde satış yapmaktadır.
 
Kuzey Beverly Hills lüks yaşamın ana merkezi konumunda. Burada Jack Nicholson , Warren Beatty ve Harrison Ford gibi ünlülerin evlerini görebilirsiniz. Eğer daha sakin ancak yıldız kaynayan başka bir yer görmek isterseniz LA'in batısındaki 'Bel Air' a uğramanızı tavsiye ederim. Benim için çok da enteresan değil, ama böyle şeylere çok meraklı insanlar da var.
 


Los Angeles'ın merkezinde denize girmek çok da mantıklı değil. Ama Santa Monica ve ya Malibu'ya gidebilirsiniz. Benim olduğum tarihte bir adam köpekbalığı saldırısına uğramıştı ve deniz sörf yapılabilkecek düzeyde dalgalıydı ama tercih yine de sizindir.
Santa Monica turistik bir kıyı kasabası.. Yan yana dizili mağazalar, sokak satıcıları alabildiğine var ve sokakta sigara içmek yasak. Nazar boncuğu satan bir Türk'e rastladık. Ve ondan alışveriş yaptık.. Çocuk yanımızdaki bir arkadaşımıza sigarasını söndürmesini, onun satış yaptığı yerde bulunduğumuz için ona da ceza kesilebileceğini söyleyerek uyardı.






 

Özetle, Los Angeles Downtown'da gezin, Hollywood ve Beverly Hills'i boşverin. Santa Monica'da çapkınlık turları atın, enteresan etnik dükkanlara girip çıkın. Japonların suşilerinden yemeden bir öğün geçirmeyin. İllaki ben ünlü bir marka çanta, kıyafet vs. birşeyler alacağım diyorsanız ; indirim zamanı %80 civarında fiyatlar düşüyor. Michael Kors'dan olağanüstü bir ayakkabıyı komik bir fiyata almanız mümkün. Ve eğer paranız varsa, en azından bir homeless'ı "görün" ve en azından bir öğün karnını doyurun..

Benden gezi gözlemleri, ve öğütleri bu kadar. Bu güzel yolculukta bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.




 



 

SEKSÜEL ÇEKİMİN BAŞ DÖNDÜRÜCÜ KİMYASI


C.T : Aslında hiç ilgilenmediğim bir adamdı. Fazla paralı , benim üniversite öğrencisi olduğum bir dönemde herkesin arkasından ıslık çalarak baktığı spor bir otomobili vardı ve bardaki sohbetimiz esnasında bakışları sürekli dudaklarıma kayıyordu. Dudaklarımın hareketlerinin fotoğrafını çekiyordu sanki. Yaşı büyük adamları sevmem, benden 8-10 yaş büyüktü sanırım. Ama bu hiç de tarzım olmayan adamla sohbet etmeye devam ettim. Benden tahrik oluyordu.. Bu aslında gizli gizli hoşuma da gidiyordu.. Parfümünün kokusu sanırım kalp ritminin atışına endeksli olarak yoğunlaştı, çekici  gelmeye başladı.
Şehir dışındaki yazlıklarına gittik. Yatak odasının her yeri aynaydı ve nereye baksam bizden yüzlerce çift görüyordum. Hiç oyalanmadı, vakit kaybetmedi.. En ufak beklemedi bile.. Sanki yıllardır o anı bekliyormuş gibiydi. Üzerimdeki yırtar gibi çıkarttı..
Geceye dair aklımda en çok kalan şey, benimle sevişirken hırsla ve olağanüstü bir özgüvenle benim kendimi dünyanın en seksi kadını sanmama sebep olan müstehcen konuşmaları oldu.
O nefes nefese söylediği her şey, hayatımdaki cinsel anlamdaki en büyük dönüm noktam oldu..
Sevişirken sessiz kalan adamlardan hiç zevk almadım o geceden sonra. Eğer karşımdaki adam bunu yapmıyorsa ben yaptım. O da öğrensin, tamamlansın istedim.
Benim tek bir gece birlikte olup bir daha yüzünü bile görmediğim o adam , beni başka sevgililerim için dünyanın en tutkulu sevilen, tutku ile sevişmek istenilen, unutulmayan kadını yaptı..
Ben o aynalarla birlikte, hayatına girdiğim herkesi tutkulu bir kölem haline getirdim; çoğaldım..


V.P : Öyle zeki bir kadın ki, konuşurken hayranlıktan nefes alamıyordum. Ve 'eğer ona sahip olursam ona ait her şeye sahip olacağımı' düşünüyordum.. Güzeldi, ama hayatımda tanıdığım en güzel kadın değildi.. Ama sanırım bir ortama girdiği zaman , kalan bütün kadınla onun enerjisinin, renginin gölgesinde kalıyordu. Bütün dünya onun etrafında dönüyordu. Ondan daha genci, daha incesi, ya da daha gösterişlisi vardı belki ama o başka bir şeydi. Zeki bir kadına sahip olmak, onun ışığına dahil olmak, adından bu kadar söz edilen, başka kadınların ya çok sevdiği ya da nefret ettiği biri olacak kadar önemli bir kadının gölgesinde kalmak değildi benim için.. Onun bir parçası bir uvzu olmak ve onunla tamamlanmak bile ona hayatım boyunca aşık olmama ya da kaybettiğim anda en büyük düşmanı olmama sebepti. Duygularımı asla dengede bırakmayacak kadar güçlü bir karakterdi o. Öyle bir kadından ya nefret edersin, ya da son nefesine kadar seversin..
 
.............

Aşk o kadar da steril bir şey değil. Yani içinde hırs, heyecan, tutku, güç, cinsel şiddet, ruhsal şiddet, öc alma, sevgi açlığı , her ne bulursa onunla beslenen ve zamanla doyumsuz bir canavara dönüşen bir şey.. Sadece bu da değil, birbirinin kokusu ile beslenip güçlenen bir kimyasal bileşke.

Değişik zamanlarda, değişik insanlarla yaptığım sohbetlerde, herkesin hayatına çok fazla kadın ya da erkek girdiğini ama işin tutkuya dönüşen kısmında seksüel çekimin , seksüel gücün, seksüel enerjinin yadsınamaz etkisini gözlemledim. Aşkın tutkuya geçiş aşamasında eğer farklı değilseniz, zeki, çekici, özgüveni yüksek, popüler karakter değilseniz; dünyanın en güzel kadını, dünyanın en fit adamı, en zengin, en prestijli insanı dahi olsanız; unutulacaksınız.. Akılda kalmayacaksınız.. Kimsenin arkasından bahsettiği biri olma şansınız da hiç bir zaman olmayacak.

...........

"Masanın diğer tarafında oturuyordun. Arada konuşurken kafamı kaldırdığımda , gözlerinin hiç kımıltısız ama hayranlıkla bana baktığını görüyordum. Söyleyeceğimi unutturuyordun bana. Sanki orada senden başka hiç kimse kalmadı bir süre sonra. Yanımdakiler, sağımdakiler solumdakiler silindi. Flulaştı. Dizin dizime değdi masanın altında , tamamen tesadüfen ve bedenim ısındı. Sonra bana 'seni seyretmek, hayatın geri kalanını yok saymak demek' dediğin anda, senin hayatım boyunca beni bırakmayacağına emindim. Bir insanın bakışları kadar seksi, baş döndürücü, doğal bir libido arttırıcı unsur olamaz. Söylemek istediğiniz herşeyi bakışlarınızla anlatabilirsiniz. Konuşurken, sevişirken.. Hiç fark etmez.."
 
.............
Bir kadının sekste en başarılı olduğu yaşların 40'lı yaşlar olduğunu söylüyor uzmanlar. Bu çok şaşılacak bir şey değil. Ne istediğini biliyorsun, en karizmatik yaşlardasın, bir erkeğin cinsel gücü altında ezilmiyorsun tam tersine onun üzerine hüküm kurabiliyorsun. İstediğini söyleme özgürlüğün var; artık kölelik dönemin bitti. Efendisin.. Yaşamının da , yatağının da efendisisin. Keyif almadığın noktada dile getirme lüksün var. Ya da olağanüstü bulduğun birini yüceltme.. Kendini tanıyorsun, bedenini tanıyorsun..

...........

"Benden yaş olarak küçük bir erkekti. Ama bana olan tutkusu beni büyülüyordu. Bana hayrandı, dünyadaki geri kalan bütün erkeklerden kıskanıyordu. İncir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden dolayı kriz geçirip, akla hayale gelmeyecek senaryolar hikayeler yazıyordu kendi kendine ve işin garip tarafı kendisi de gerçekten inanıyordu bütün bu söylediklerine.. Taksi şoförüne gecenin bir yarısı kötü davranıyordu çünkü aynadan bana baktığını iddia ediyordu. Gittiğimiz mekanda hiç farkında olmadığım bir adamla bakıştığımı iddia edip masaları devirmeye kalkıyordu. Bir arkadaş sohbetinde adı geçen bir erkeğe kafasını takıyor, arkadaşlarımız evden çıktığı anda 'onunla yatmıştım değil mi?' diye başlayan yüksek seste bir kavganın fitilini ateşliyordu. Çantamda bulduğu bir tütün zerresini getirip bana gösteriyordu, daha önce kimin sigarasını koydun bu çantaya , sen sigara kullanmıyorsun diye hesap soruyordu. Sonra geceleri benden öc alır gibi sevişiyor. Hiç yorulmuyordu. Öyle aşk gösterileri yapıyordu ki, sanki dünyanın geri kalanında başka bir  kadın yok, sadece ben kaldım sanıyordun.
Sonraları yıllar süren birlikteliğimizde defalarca aldatıldığımı öğrendim. Başka kadınlarla olan yazışmaları önüme geldi...
Okurken ürperdim. Sani bana gösterdiği yüz ile başka kadınlara gösterdiği yüzdeki insan farklıydı.
Çift karakterliydi. Hastalıklı bir ruh taşıyordu. Ama ben bunu yıllar sonra öğrenmiştim. Ve 20'li yaşlarda kaybettiğin yıllar ile 40'lı yaşlarda kaybettiğin yılların ağırlığı aynı değildi, bir değildi.."

............
 
Seksüel çekim duyduğunuz kişi hastalıklı bir yapıya sahipse, bu durum dünyanın en tehlikeli durumu olabilir. Sınırda kişilik bozukluğu olan biri, sizi de hastalıklı bir hale getirebilir.

Şarkılarında cinsel içeriği çok kullandığı için çok büyük eleştiri alan bir şarkısı Teoman, bir röportajında "evet ama bunun ne sakıncası var, dünya cinsellik üzerine dönüyor" demişti.

Siz yine de beyninizin kimyasını vücudunuza aşılarken heyecan duymaya devam edin ama ruhunuzun katili olmasına müsaade etmeyin.

Denge her zaman iyidir.

Ve beyninde zeka pırıltıları barındırmayan bir kadın da bir erkek de asla seksi olamaz. Unutmayın.


HARLEY DAVİDSON ŞEHRİ : MİLWAUKEE


Gece yarısına yakın bir saatte, şehir merkezinde yemeğe gidiyoruz.. Yerel bir radyoda U2 çalıyor "One love ,One blood, One life..You got to do what you should One life With each other .." sesini açıyorum. Bu ışıl ışıl manzaraya karışırken daha iyi bir müzik , daha anlamlı bir şarkı olamazdı diyorum..

Michigan gölünün kıyısında yemyeşil bir şehir Milwaukee.. New York ya da Chicago kadar büyük ve kaos içinde değil. Bu şehirde yaşayanlar büyük şehirlerdeki suç oranlarından çok ürküyorlar ve bu orta ölçekli şehirde hayatlarından çok memnunlar. Düzenli, steril, dostların kolaylıkla bir araya gelebildiği şehirlerden. Bir nevi İzmir gibi.

Michigan gölüne "göl" demek ayıp olacak, aslında daha çok iç deniz gibi.. Burasının göl olduğunu bilmeyen biri asla tahmin bile edemez, deniz kadar uçsuz bucaksız çünkü.. Kıyı boyu tekneler, deniz kıyısında fiyatları dudak uçuklatan residance'lar, penthouse'lar ; yemyeşil yürüyüş parkurları , serin havası ile en az Chicago kadar rüzgarlı ama çok daha fazla yaşanılabilir bir şehir..

Göl kıyısında müstakil , pasta gibi evler sıralanmış ve her birinin önünde Amerikan bayrağı asılı. Bugün Lincoln'un ölüm yıldönümüymüş ve herkes bayraklarını asmış. Türkiye'deki gibi çarşaf şeklinde balkonlardan sarkıtılmıyor. Yapı marketlerinden aldıkları bayrağı dimdik asmak için bir aparat var ona geçiriyorlar; resmi dairelerdeki gibi; rüzgarda dalgalanıyor.. Bayrak asma yeri olmayan ev yok.. Bu adamlar hangi ülkeden gelmiş olurlarsa olsunlar; bilirsiniz hiç bir Amerikalı aslında gerçekten kökeni Amerikalı değil; Kızılderililer dışında.. Ama bir İtalyan da, bir Norveçli de, bir Alman da ; "I'm American" derken sağ elini sol göğsünün üzerine bastırıyor gururla.. Çünkü onlar bu topraklarda yaşıyorlar ve kökenlerinin hiç bir önemi yok.
 

Göl kıyısındaki evler masal gibi.. Biz korku filmlerinin bizde verdiği etkiden dolayı korkabiliriz belki orada yaşamaya ama aslında evlerinin kapılarını, arabalarının kapılarını bile kilitlemeden uyuyorlar. Bugüne kadar hiç kimsenin başına da canice bir katliam, paranormal bir hikaye, ya da ciddi bir hırsızlık olayı gelmemiş. Ya da kayda değer bir şey olmamış. Gerçi bir evin bahçesinde giren bir kişiyi sadece bir kez uyarıp ateş elindeki pompalı tüfekle ateş etme hakkının olduğu bir yerde bu biraz da zor gibi..
 
 
Hemen her evin bahçesine girip kapısının önünde fotoğraf çektirdik ve yine de kimse hiç bir şey demedi. Pompalı tüfekle kovalayan birine de denk gelmedik ; ya da adam tüfeğini almaya gidene kadar biz , bir yan evin bahçesine girmiş olabiliriz.

Burada kendi evinde oturmamak ya da "morgage" ile ev sahibi olamamış olmak ; kiracı olmak; çok kötü bir prestij. Yani bankada hiç kredin yok demektir. Banka sana morgage vermek için uygun görmemiş demektir. Bir de sanırım, zenciler aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen halen ikinci sınıf vatandaşlar. Milwaukee'de de Chicago'da olduğu gibi 1930'larda büyük buhran döneminde güneyden gelen çok fazla zenci var. Ama beyazların oturduğu bir bölgeye yerleştiklerinde evlerin değeri düşüyor. Okullarda zenci beyaz kutuplaşmaları var. Ve halen en kötü işleri, beyazların elini sürmeyecekleri işleri halen zenciler yapıyorlar. Zenciler beyazları, beyazlar zencileri sevmiyor. Arada elbette kaynaşan kardeş gibi büyüyen kesimler de var ama genel duruma göre çok azınlıklar.

 
Şehrin dünyadaki en büyük ünü : Harley Davidson motorlarının doğduğu şehir oluşu.. Harley Davidson sahibi olmak ; dünyanın her yerinde olduğu gibi Amerika'da bile bir prestij sebebi. Çünkü orada bile fiyatları çok pahalı.
 
Showroom'larında sadece motor değil; düşünebileceğiniz herşey satılıyor. Çok seksi bayan kostümleri, deri bikiniler, minicik etekler, mini şortlar, değişik şapkalar, kastlar, erkek gömlekleri, pantolonları, çakmaklar, tşörtler, hatta şemsiyeler bile.. Ne ararsanız her şey var. Ve Amerika'da aldığınız bir Harley markasında fabrikası Milwaukee yazmıyorsa o kadar da değerli değil. Markada yazan Milwaukee yazısını görünce (farklı şehirlerdeki mağazalarda) göz bebekleri açılıyor ve "Woww ! İt's original !" diyorlar.
 
Fabrika satış mağazasından içeriye girdiğiniz anca büyülü bir dünya başlıyor sizin için. Çok çok özel tasarımlar, şekerleme gibi rengarenk motorlar, kırmızılar, sarılar, alev desenliler, kuru kafalılar, iskeletliler, ne ararsanız.. Ve her birinin başında bir öbek insan hayran hayran seyrediyor. Satın almasanız da burası görülmesi gereken bir yer; adeta bir müze, bir sanat galerisi..
 
 

Harley Davidson bir şehireden bütün dünyaya yayılır da ; festivali olmaz mı? Hem de dünyanın en popülerlerinden biri olur. Amerika'nın her yerinde milyonlarca insan festival zamanı bu şehre akın ediyor. Şehrin nüfusu ikiye katlıyor.
 
 
Milyonlarca Harley tutkunu, bir şahesere dönüşmüş motorları ile şehri işgal ediyor.. Her şeyde çıplak genç kızlar kendini gösteriyor. Motorların arkasında hayatınızda görebileceğiniz en seksi kadınlar bildiğiniz o Amerikan estetiği ile , iri göğüsler ve yuvarlak kalçalarla bikiniler içinde sevgililerine ya da eşlerine destek veriyorlar. Herkes donuna kadar Harley Davidson..
 

Konser alanlarında izleyebileceğiniz en popüler gruplar sahnede, be alkol su gibi akıyor..
 
 
Festival boyunca çeşitli yarışmalar yapılıyor, en güzel Harley seçiliyor.. En güzel memeli Harley kızı, en kaslı vücutlu Harley erkeği alkışla içinde insanları selamlıyor.. Yaşam son hızı ile , aklınıza gelebilecek en eğlenceli, en hızlı, en hareketli şekilde devam ediyor.
 

Türkiye'de Imax sinemaları var mı? Ben halen denk gelmedim. Ama çok uzun yıllar önce Milwaukee'de gittiğimde heyecandan kalbim duracaktı. Oturma yerleri dimdik, yani önünde oturan adamın başı senin ayak hizana denk geliyor. Yarım bir küre şeklinde bir sahne var.. Yani kafanızı kaldırdığınız yerden tutun da önünüz arkanız yan taraflar, he yer sahne ; ekran... Film başladığı anda bir ormandaysanız başınızın üzerine balınca gökyüzünü , yan tarafta ağaçları, önünüzde Niagara şelalesini görebiliyorsunuz.. Ve görüntüde uçurumdan hızla yere çakılınıyorsa ; siz de kamera ile birlikte düşüyor gibi oluyorsunuz. O yüzden film başlamadan evvel uyarılar bulunuyor. Kalp hastalarına tavsiye edilmiyor, paniklediğinizde gözlerinizi kapatmanız gerekiyor vs vs..Üç boyutlu gibi değil, bambaşka bir şey bu...

Eğer vaktiniz olursa mutlaka bir İmax sinemasının kapısından içeriye girin.

Göl kıyısındaki Milwaukee Art Galeri'ye gidin. Gölün yakasındaki bir elmas broş gibi parlıyor bu galeri. Şehrin simgesi olmuş olağanüstü bir yapı..

 
 
 

Tanrının insanları bir araya getirmek için kendi varlığını bu derece hissettirdiği bir mekan inşa edilemez : Basilica of St. Josaphat 'ı ziyaret edin. Bir pazar ayinine ya da herhangi bir özel programa dahil olun. Tüyleriniz diken diken olsun.. Gerçekten tanrının huzurunda hissedin kendinizi..
 
 
 

Ya da 1895 yılında inşa edilen Amerika'nın 4.en eski konser salonu Pabst Theather 'a gidin ve mümkünse o atmosferde senfoni orkestrasının ya da güncel bir grubun müzik ziyafetine tanık olup sarsılın..
 
 

Hava güzelse ve mevsimlerden ilkbahar ya da sonbahar ise  Kettle  Moraine State Forest'e gidip kocaman domuz sosislerinizi mangalda pişirin aşırı oksijenden sarhoş olun.
 
 
 
 
 
Eğer çok da uzaklarda olmayayım, biraz alışveriş yapayım sonra da sevgilimle şehir merkezinde yürüyüş yapayım derseniz; Milwaukee River kıyısında romantik romantik gezinin, öpüşün, içki için, yemek yiyin; buz gibi bir bira yanında kocaman bir tepsi önünüze konan Takoları atıştırın, yada ömrünüzde görebileceğiniz en büyük hamburgeri midenize indirin..
 

Miwaukee'desiniz. Hayatım tadını çıkartın..


 
 




 

 











 






 

BİR ARİZONA RÜYASI : GRAND CANYON

 
"Görüyor musun, burada Nevada eyaleti bitiyormuş.. Tam şurada durursa ayağım Nevada'dayım, diğer tarafa basarsam Arizona. "diye eğlenceli bir oyun oynuyorum. Yanımdakiler "Tam orada dur o zaman bir fotoğrafını çekelim" diyorlar..

Las Vegas'ın elektrik enerjisini veren dünyanın en güçlü akan Colorado nehrinin üzerine kurulmuş Hoover barajının üzerindeyiz. Öyle muhteşem ve görkemli bir baraj ki burası, 1930'larda barajın yapımı esnasında ölen işçiler için devasa bir anıt var ve insanlar bu anıtın önünde saygıyla ve büyük bir sessizlik ile dua ediyorlar.

Çok heyecan verici bir duygu bu. Az sonra iki milyar yılda oluşmuş bir kanyona adım atacağım ve sadece bu kadar da değil; yıllarca filmlerde izlediğimiz John Wayne filmlerinden birinin setinde olmaktan farksız bir ortama gireceğiz..

Yıllar önce birisi kalkıp bana Arizona'ya gideceğimi söylese asla inanmazdım.

Burası otoritelerce "ölmeden görülmesi gereken 10 önemli gezi rotası"ndan biri..

Yolda ilerlerken o ilk heyecan bir süre sonra uykunuzu getirecek bir rutine dönüşüyor. Saatlerdir yoldayız ve gördüğümüz tek şey, uçsuz bucaksız toz toprak, kaktüsler, bodur enteresan ağaçlar, yola fırlamış orta boyda kertenkeleler.. Uzayan yola doğru baktığınızda asfalt üzerinde sıcaklığın buğusu gözünüze çarpıyor. Yol bir süre sonra eski kalitesini yitiriyor; aracınıza çatır çutur taşlar çarpmaya başlıyor. "Eyvah! bu kiralık arabayı bizden geri almayacaklar; taşlardan yamuldu" diye içinizden geçiriyorsunuz ve hızınızı azaltıyorsunuz. 

Tuvaletim geldi ve acıktım.. Ama yol boyu henüz bir benzin istasyonuna bile rastlamadık.
Uyukluyorum, midem çalkalanmadan dolayı bulandı sanırım..

Araba durunca gözümü açıyorum , "yaşasın bir benzin istasyonundayız ! "
 
Hepimizin yüzü gülüyor.. Durduğumuz kasaba gerçekten kovboy filmlerinde olanlardan , hatta herhangi bir köşeden Red Kit ya da Daltonlar çıkabilir ; bir Kızılderili karşınızda dostluk çubuğu tüttürebilir..

Toz toprak birbirine karışıyor, toprak bir alanda sadece bir tane benzin pompası var.. Ne sorsan "yok" diyen asık suratlı bir Kızılderili size yılan dişinden kolye, yılan derisinden bileklik, yılan kuyruğundan kemer satmaya çalışıyor. Tuvaleti soruyoruz : "Arkada " diyor. "Ama dikkat edin oturduğunuz yerden yılan kafasını uzatabilir ve sokabilir ;hepsi çok zehirli"..  Tamam, tuvaletimizi tutsak daha iyi.. Arabaya binip uzaklaşırken kasaba ve sessiz ahalisi arkamızda kalıyor. Burası eski bir western kasabası.. Ve halen bir köy..Ve bu hali bile heyecan verici geliyor bana.


Grand Canyon tabelasını görüyoruz. Araçta bir sevinç çığlığı kopuyor. "Evet en sonunda geldik geldik !" diye.. Bağırırken aracın içinde şiddetle sarsılıyoruz , asfalt yol yok artık. Bir çukura düşer gibi sağa sola kafalarımız tokuşuyor.. Bu yol bizi sarhoş etti.

Kanyon'un kızıl tepeleri, blok blok önümüzde yükseliyor, National Parkın sınırlarının içinde ilerliyoruz. Henüz büyüleyici manzaralara ulaşamadık ama bu kadarı bile heyecanlandırıyor. Yol belli bir noktadan sonra kontrol noktası gibi bir yere ulaşıyor. Yüzlerce araç burada park etmiş. Geniş suratlı minicik gözlü bir Kızılderili adam bize park yeri gösteriyor. Bu noktadan itibaren özel araç girişi yasak.

Tur otobüsleri sıralı  ve bilet almanız gerekiyor. Bilet satış yerlerinde kuyruklar var, ve bütün çalışanlar Kızılderili..  Canyon'a giriş 60 dolar kişi başı. Aramızda bir uğultuya sebep oluyor bu. "Ne 60 dolar mı? yani 4 kişi için 240 dolar sadece girişe mi verilecek? Yok artık !" ... Ama veriyoruz. Bu kadar yol boşuna gelinmiş olamaz.

Tur otobüsünün içinde kanyonun uçurum kıyılarında ilerliyoruz ve ben halen dünyanın bu noktasında olduğuma inanamıyorum. Büyüleyici bir yer. Milyarlarca yıl depremlerle, Colorado ve Mississippi Nehrinin yükselip alçalmaları ile aşındıra aşındıra oluşturduğu bir nevi pasta parçaları gibi duran , dünyanın en enteresan oluşumlarından biri burası.. Çamurlu nehir aşağıda kıvrılarak kendine yollar çizmiş. Yükseklerde ilerlerken simsiyah kuşlar (akbaba ya da kartal) hangisi bilemiyorum bize eşlik ediyor..

Tur otobüsü duruyor. Ve , evet evet sadece bir kaç yol önce yapılmış olan "Skywalk" a geldik.

 

Yerler cam ve aşağısı , yükseklik korkunuzu krize sokacak kadar derin. Galoş giymeniz gerekiyor. Burada yürümek için ayrıca kişi başı 30 dolar ödemeniz gerekiyor. (yada 50 dolar mıydı-emin olamadım ).. Kızılderililerin şarkıları yükseliyor, yerel şarkılarını ve yerel çalgılarını kullanarak kendi danslarını yapıyorlar ve beyazların cebindeki bütün parayı alarak, yılların intikamını alıyorlar (!)..

Açık hava çok acıktırıyor. Fazla bir alternatifiniz yok. Minik minik hamburgerler var ve yine muazzam pahalı.. Yapacak bir şey yok, isterseniz inat edin almayın ve Arizona çöllerinde açlıktan düşüp bayılın. Siz bilirsiniz..

Kızılderililerin, asabi ve hiç gülmeyen yüzleri ile hediyelik eşyalar satılan bir dükkan bile var, ama biz etrafta yürüyüş yapıyoruz. Kızıl kayalıklardan bir parça alıp cebimize koyuyoruz. (Sanki Türkiye'ye götürdüğümüzde bu taş 2 milyar yıllık, dediğimizde herkese çok enteresan gelecek gibi- gerçekten de kimseye gelmedi - deli olduğumuzu düşünmüş olabilirler.  ) O taşı boşanırken eşime bırakmıştım.. Çünkü yolculukta o taşımıştı..

Kızıl uçurum kenarları, aşağıda bir kayık içinde insanlar, kanyon duvarları arasından aniden karşımıza çıkan helikopterler, Kızılderililerin eğile büküle yaptıkları danslar ve turistlerin her attığı adımda cebindeki deliğin büyümesine ve "sanırım kanyondan don'la ayrılacağız" diye kendi aramızdaki gülüşmelerimize kadar yine de değerdi..

 
 
Yüzlerce film sahnesine ev sahipliği yapmış dünyanın en enteresan yerindesiniz. Kızılderililerin bütün duvar kenarlarına yerleşimde bulundukları bir bölgedesiniz. Bu demek oluyor ki, onların atalarının evlerindesiniz.. Hayatınızda gördüğünüz en büyük karga onların büyük-büyük babalarının ruhunu taşıyor olabilir.

Belki çok uzun yıllar önce İspanyollar bu bölgeyi keşfedene kadar rüzgarın sesine, taşın gücüne, suyun serinliğine tanrı kadar çok inanıp, çocuklarının adını bile bu olağanüstü doğa şartlarına göre koyuyorlardı.

Kim bilir, belki halen de öyledir...









 



HYACINTHOS'UN ÖLÜMÜ YA DA EŞCİNSEL ÇEKİM


Antik Yunan mitolojisinde eşcinsellik genelde erkekler arasında görülür. Aşktan bahsedilirken konu genelde iki erkek arasındadır. Bu, eski Yunan tarihinde bir sapkınlık değildir. Bir erkeğin, diğer bir erkeğin vücudunu çok beğenip aşık olması çok sıradan ve doğal bir olaydır.

Eşcinsellik, Eski Yunanistan'da tanrılar arasında bile yaygındır.

Bu konudaki mitlere bakıldığında Zeus, Poseidon, Apollo, Orpheus
, Herkül , Dionysus, Hermes, ve Pan gibi tanrıların her birinin genç sevgilileri olduğu görülür. Hattâ efsaneye göre yakışıklılığı ile ünlü bir kahraman olan Narkissos nehire su içmek için eğildiğinde, yansımada kendi görüntüsünü görüp kendi vücuduna âşık olur.





Gelelim dünyanın en büyük en güçlü imparatorlarından Büyük İskender'e..İskender öğrenim sırasında Efestion görür ve hemen etkilenir. . Bu aşkın içinde sex de vardır. . İskender tahta çıktığında hemen Efestion’u da alır yanına, bütün savaşlarda beraber olurlar. Hindistan dönüşünde Efestion yüksek ateşten ölünce İskender acısından üç gün boyunca yemeyi ve içmeyi reddetmiş, Pers geleneğine uygun olarak saçlarını kesmiştir.  Fakat Efestion’un bıraktığı bedensel ve ruhsal boşluğu muhtemelen başka bir erkek dolduracaktır.. Ama yanına aldığı Bagoas adlı hadim oğlan da sonrakı sevgilisi olmuştur. Çok güzel görünüşü ve dayanılmaz çekiciliği yüzünden İskenderin yatağını da paylaşmıştır..

İskender ile Efestios arasındaki aşk Patroklos ile Akhilleus kadar gerçektir. ( Akhilleus, Truva savaşının ölümsüz savaşçısı )
 


Gelelim günümüze, araştırmacılar genetik ve doğum öncesi alınan hormonların çok büyük etkisi olduğunu söylüyor..

Yurtdışında yaşayan bir gay arkadaşımla yaptığım sohbet ise Türkiye'de hiç bir erkeğin erkekliğine yedirip kabul edemeyeceği cinsten :

Aslında bütün erkekler doğuştan bi-seksüel.

Az önce internetten işin psikolojik boyutunu bir tarafa bırakıp nörolojik, biyolojik tarafına baktığımda da bilim adamları da uzun uzun yaptıkları açıklamalarının sonunda özet olarak anlattıkları şey bu..

Toplumsal tabular, örfler, adetler, dini yaptırımlar bunun önüne geçmek için..

Bir çok tarihi dizide olduğu gibi benim en sevdiğim dizilerden biri "Da Vinci'nin Şeytanları"nda eşcinsel eğilimler o kadar çoktur ki, Da Vinci'nin bile yaşadığı dönemde bu yüzden engizisyonda yargılandığına tanık oluruz..

Çok eskilere dayanan ve tıpta
geniş tartışmalara neden olan, akıl almayacak yöntemlerle iyileştirilmeye çalışılan eşcinsellik modern zamanlarda artık bilim adamları tarafından bir hastalık olarak görülmemektedir.

Son 35 yıldır psikologlar
, psikiyatrlar ve diğer ruh sağlığı uzmanları eşcinselliğin hastalık, ruhsal bozukluk veya duygusal bir sorun olmadığını onayladılar.Eşcinselliğin bir hastalık, bozukluk ya da eksiklik olmadığını, 3 farklı cinsel yönelimden birisi olduğunu ve doğuştan ya da 3 ile 4 yaşlarına kadar belirlenen, kişinin kendi seçmediği bir durum olduğu tıp bilim tarafından tespit edilmiş.





Konuyla ilgili devam edecek olursak, işin heteroseksüel olanlar tarafından görünmeyen kısmı ise şu;


Bir gay genellikle kendini belli etmez ve belli edenden de pek haz etmeyebilir. Erkek olmaktan oldukça memnundur ve kadınsı olmayı pek tercih etmeyebilir. Kendi gibi erkeksi duruşu olan birini beğenebilir. Dışarıda belli etmeyecek, evin içindeyse istediği modda olabilecek birini isteyebilir. Dünya’nın pek çok yerinde durumun böyle olduğu aşikar değil midir?

Kadınsı görünüşe sahip olanlar en göz önünde ve gay kelimesi ile özdeşleşmiş olanlardır, öyle değil mi? Oysa bu tam olarak doğru bir kanı olmayabilir. Kadınsı olanlar genellikle kadın gibi hissedenlerdir. Hatta öyle olmak isteyebilir ve benzemeye çalışır. Bu tarz gaylerin, gizli diye tanımlanabilecek olan diğer gayler tarafından pek tutulmadığı görülebilir. Kadınsı olanlarla daha çok biseksüeller ve tamamen aktif olan gaylerden bazıları ilgilenir. Bazı aktif olanlarsa kendileri gibi erkeksi ve aktif olanları beğenebilir. Aktif ve pasif ayrımı aslında ince bir sınır gibidir. Herhangi bir zamanda o anın getirdiklerine göre geçilebilir durumda olması da olasıdır.

Kişiye göre değişebilecek olsa da bir gay tanımı yapılmak istenirse; kadınların kıskançlık ve ihtiras duygularıyla erkeklerin genel bir kanı olan cinselliğe düşkünlük ve sinirlenme duygularının karışımıdır diye söylenebilir. Gay kelime anlamı olarak şen şakrak demek olsa da çok duygusal, ağırbaşlı, durgun ve çekingen gayler de vardır. Oldukça tutkulu ve enerjik gibi birkaç kelimeyle tanımlamanın yetersiz olduğu gay kelimesi, zamanla çeşitli özellikler barındıran anlamlar edinmiştir. Bir de gay deyince genellikle erkekler akla gelse de kadınlar da bunun içine katılabilir. Eşcinsel kadınların varlığı konuyla ilgili daha az dikkat çeken bir olgudur.

Hem duygusal hem sert, hem kadınsı hem de erkeksi hormonsal çarpışmalar ve duygusal gelgitler… Pek çok faktörden biri ya da birkaçının etkisiyle oluşan benlik… Yıllarca hastalık olarak görülmüş olsa da bazılarına göre tercih ya da yönelimdir. Konuyla bağlantılı olan kişiler arasında giderek yükselen kanının yönelim olduğunu dile getirmek yanlış olmayabilir. Kişi öyle hisseder ve yönelimini belirler. Kendi kararıdır, onun özelidir. Sonuçta dünyada insanların büyük çoğunluğunun cinsel hayatı canlı değil midir? Normalde kimse kimseyi bu konuda yadırgamaz, öyle değil mi? Toplumsal açıdan bakıldığında kimi insanlarca yadırganıp sapıklık olarak görülebilen gayliğin, bazı ülkelerde evlenebilecek özgürlüğe kadar ulaşanlarla; onaylanmayan ve saklı kalmaları daha uygun görülenler arasında var olduğu, bilinen bir gerçek değil midir?

Var olan bilgiler, son zamanlarda gayliğin daha da çoğaldığını düşünenlerle doğru orantıda değildir. Eski kavimlerden itibaren olagelen bir durum olduğu hemen herkesçe bilinmektedir. Geçmişteki örneklere bakıldığında, farklı günahları olanlarla birlikte, helak oldukları söylenmiştir. Gerçekten sapıklık ve günah sayılabilecek onca konu varken, dünyada insanların bir kısmının sadece bu konuya bakması yeterli midir? Öyle ki bazı gayler, kendini pek çok zevkten bile uzak tutarak içe dönük ve sessiz bir şekilde yaşamakta değil midir? Herkes kendi mutluluğu için kendi özelinde, kendi zevkine ve tarzına göre, başkasının özgürlüğünde sorun oluşturmayacak bir şekilde yaşama hakkına sahip değil midir? Dünya’da her yönelim içindeki insanlar arasında iyiler de günah işleyen kötüler de çıkmaktadır. Elbette herhangi bir konuda aşırıya gitmek yanlış bir tutumdur, günah sayılır. Günahların çok çeşitli olduğu zaten bilinmektedir ama özellikle bu konuymuş gibi bakılması tamamen gerçekçi bir bakış açısı mıdır?