SUYA YAZILAN TRAJEDİ : STRUMA


Resmi tarih, hiç bir toplumun ya da milletin utanç duyacağı olayları yazmaz.

Bunun farkındalığında olan insanlar; tarihi devlet elinden geçmiş, sansüre uğramış haliyle değil; tüm gerçekliği ile görmek ve anlamak için başka kaynaklardan faydalanırlar.

Farklı yazarların kitaplarını okurlar, gazete kürürlerini keser saklarlar (benim gibi), medyada devlet eli değmemiş kanalların programlarını seyreder ve tarihçilerin yorumlarını dinlerler.

Struma Gemisi'nin hikayesi Cumhuriyetin ilk yıllarında 2.Dünya Savaşında Hitlerin Yahudi Soykırımından kaçan Musevilerin , müttefikimiz olan Almanlar'a destek vermek amacıyla ve başka siyasi sebeplerden dolayı o dönemin Cumhuriyet Halk Partisi'nin sağduyusuz vekillerinin Ankara'dan verdiği talimatla, üç ay boyunca boğazlardan geçişine müsaade edilmediği için ölüme terkedilen 769 kişinin çok dramatik bir hikayesidir.

Türkiye'nin en büyük "tarihi utanç"larından biridir.

2.Dünya savaşı en büyük insanlık suçlarını içinde barındırır. Ki, bir çok filme konu olmuş "Yahudi Soykırımı" en çok işlenen konulardan biridir ki; yaşananları, yapılanları, değil tarihin içine sindirmesi; insan olarak arşivlerini, kitaplarını okumaya; filmlerini seyretmeye bile katlanamadığımız savaş suçlarıdır. 

Hiç kimsenin kalkıp da "altında yatan sebepler şunlardı" ile başlayan cümle kurmasına bile tahammül edilemez. Savaş cinayetlere kılıf olamaz. Sebepler her ne olursa suçsuz yere ölen onca insanın hikayesini nasıl içimize sindirebiliriz..

Sizin sebepleriniz, onların yaşadıklarını hafifletir mi? Ya da dünya tarihinin yaşatılan her hangi bir trajedisini haklı kılar mı? Sebepler hükümetleri bağlar; konumuz "insan"sa bunun alt sebebi , üst sebebi ; insana "vicdanını" unutturmamalıdır.

2.Dünya Savaşı'nın en yoğun savaş günlerinde Yahudi Soykırımından kaçan yüzlerce Musevi kendisine Avrupa'dan kaçacak yollar aramaktadır. 1941 yılında Romanya'nın Yaş şehrinde 4000 yahudinin katledilmesinden sonra Yahudiler Filistine kaçıp kurtulmayı planlıyor. Romanya'dan yola çıkacak olan Struma Gemisi'nin haberi perde perde yayılır ve o dönem için o gemi ile Avrupa topraklarından kopmak bir kurtuluştur. Gemi için basında çıkan ilanlarda Quenn Mary Transatlantiğinin fotoğraflarıdır ve o fotoğraflarla 769 kişiden kişi başı 1000'er dolar ücret alınıyor.

Geminin reklamı o kadar güçlü yapılır ki, Museviler canlarını kurtarmak için normal şartlarda verebilecekleri paranın 20 mislini vererek, bütün paralarını ortaya koyarak bu gemiye bilet alırlar. Gemi sadece 100 kişiliktir ve sadece bir tuvalate sahiptir.

Gemiyi organize eden Yunan'lı acenta, asıl geminin Karadeniz açıklarında beklediğini iddia eder. Aslında başka bir gemi yoktur. 100 kişilik alt kısmı sacdan, süpertekürü ahşaptan olan çok eski ve çürük bir gemidir bu ve 100 kişilik gemiye 769 kişi doldurulur. Gemi kendini taşıyamazken bir hayalet gemi görüntüsündeki bu taşıma aracı 769 kişi için yeterince küçüktür ve yetersizdir.

Gemi su ihtiyacını denizden çekilen deniz suyu ile gidermektedir. Günde bir kez çay dağıtılır ve etrafta bulunan sandıklar parçalanarak ısınma ihtiyacı  giderilir. Günde 1 portakal ve şeker hakları vardır. Gemidekilerin 300 tanesi çocuk ve 200 tanesi kadın. Hamile olanlar var. Gemi o kadar kötü bir durumdaki ne yeterince can kurtarma motoru var, ne telsizi, ne de aydınlatma motoru var.

15 Aralık 1941'de Sarayburnu açıklarına geldiğinde devlet boğazlardan geçiş vermeyen, (Alman müttefiki Türkiye) ve dönemin Cumhuriye Halk Partisi'nin sağduyusuz hükümeti tam 3 ay boyunca o kadar insanın ne karaya ayak basmasına ne de geçişine müsaade ederek Aralık-Şubat ayları arasında en soğuk dönemde boğazda bekletir.

Salgın hastalıklar başlar gemide ve gemideki insanların durumu her ne olursa olsun gemiden ayrılmaları yasaklanır. Bir genç gemiden atlarak kaçmak istemiş ama Türk yetkililerce yakalanıp gemiye yeniden iade edilmiştir.

Türk basınında , Türk hükümetinin bu konuda aldığı kararın doğru olduğunu destekleyecek şekilde haberler yapılır . Hatta gemide bulunan Yahudilerin amaçlarının Filistine gitmek değil de İstanbul'u işgal etmek olduğu bile iddia edilir. Yahudi Komitesinin İstanbul'da bulunan Hahambaşı'nın topladığı yardımlarla sıcak yemek götürülmesine müsaade edilir.

İngiliz hükümeti araya girer ve 28 tane küçük çocuğu (11 yaşları civarında ) seyahat belgesi verebileceğini söyler ; Türk Hükümeti bunu da reddedip çocukların gemiden çıkmasına müsaade etmez.

Gemiden kurtulmasına müsaade edilen tek kişi Vehbi Koç'un çabaları sayesinde Romanya Mobil şirketinin bakında olan Martin Segall ve ailesi oluyor.

Yahudiler aylarca beyaz bayraklar açıp "bizi kurtarın" diye çığlıklar atıyorlar, ama hükümet yetkilileri bu konuda hiç bir şey yapmıyor.

Sonra bir sabah römork sesleri işitiliyor. Gemide , ölmeden yaşamayı başarmış olanlar sevinç çığlıkları atıyor. Geminin büyük bir kısmı açlıktan ve hastalıktan ölmüş insanlarla dolu. Römorkların onları kurtarmaya geldiklerinden o kadar eminler ki.. "Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti.. Kurtardın bizi ! " diye pankartlar açıyorlar. Ama römorklar Struma gemisini Karadeniz açıklarına çekiyor.


Struma 23 mil açıkta, motorsuz, yakıtsız, yiyeceksiz, susuz, ilaçsız kaderine terk ediliyor. 24 Şubat 1941 saat 02.00'da başıboş gezen bu gemiyi Bir Sovyet denizaltısı torpille vuruyor. Türkiye'den çıkan kurtarma sandalları bölgeye ulaştığında sağ kurtulan tek bir beden : David Stoliar adında 16 yaşında bir genç oluyor. Onu kurtarma ekibi değil, bir balıkçı teknesi bulup kurtarıyor. Deniz o kadar soğukmuş ki, o kadar buz tutmuş ki insanlar, onun dışında hiç kurtulan olmamış Struma'dan.


David'i balıkçılar Şile'de bir odun sobalı kahvehaneye getiriyorlar önce seferber oluyorlar onun için. Ve David Stoliar yıllar sonra 95 yaşındaki kendisini kurtaran balıkçıyı buluyor Şile'ye ziyarete gelip. Balıkçı onu gözyaşları içinde karşılıyor.

Bunu yıllar önce gazeteden okuduğumda ben de gözyaşlarımı tutamamıştım.
 
Türk Hükümeti Struma Faciasından 3 hafta sonra bir basın açıklaması yaparak konudaki haklılığını savunuyor. Konu ile ilgili hiç bir sorumluluklarının olmadığını, Türkiye'ye gayri meşru yollardan girmeye çalışan insanlara engel olmaktan başka hiç bir şey yapmadıklarını dile getiriyorlar. Emniyet güçleri Yahudi cemaate bu konunun fazla dile getirilmeden üstünün kapatılması ve unutulması gerektiği konusunda ağır baskılar yapıyor.

Tarihte yapılan her insanlık suçu gibi bu da vatanperverlik ilan ediliyor. Üstü örtülüyor, tarihimizde asla yer bulmuyor

Üstü kapatılıyor, Türkiye kendini aklıyor, ama utancımız olmaktan kendini kurtaramıyor












DALLAS BUYERS CLUP


Hiç bir filminden ödülsüz dönmeyen Kanadalı yönetmen  Jean-Marc Vallee'nin yine ödülleri fazlasıyla kucaklayacak bir filmi olacağına eminim Dallas Buyers Clup'ın . Umarım öyle de olur.

Özellikle filmin başrol oyuncusu Matthew McConaughey o kadar başarılı ki, şu ana kadar hiç bir filminde olmadığı kadar olağanüstü bir oyunculuk sergiliyor. Tanıyamıyorsunuz, Aids'li ama aşırı homofobik bir adam cinsel tercihinden dolayı değil korunmasız sexden dolayı bu hastalığa yakalanıyor. 30 günlük bir ömür biçilen (dizideki adı ile) Ron Woodroof, tam 7 sene yaşıyor ama bu uğurda verdiği mücadele inanılmaz ve işin ilginç yanı bir kurgu değil. Gerçek bir hayat hikayesinden yola çıkılmış. Ki, mücadele sadece hastalığına karşı değil, devletle de ayrı bir mücadele içinde onaylanmamış ilaçlar yüzünden. Jared Leto her filminde olduğu gibi yine çok başarılı, hatta filmi onun adı geçiyor diye seyrettim desem yalan olmaz. Transeksüellik bir adama bu kadar mı yakışır. Kadın olsa bile çok güzel bir kadın olurmuş, anlıyorsunuz. Ama asıl yük , oyunculuğu ile sizi koltuklarınızda taşa çeviren Matthew McConaughey'de.

Senaryo 1992 yılından biri askıda kalmış. Dallas'da yerel bir gazetede önce röportaj olarak yayınlanıyor. Sonra bu röportajın senaryolaştırılmasına karar veriliyor. Fakat oyuncu bulamıyorlar. Maddi imkanlar el vermiyor. 2013'de Jared Leto'ya senaryo gönderiliyor ama Leto okumuyor bile, McConaughey ise o sırada True Dedective dizisi ile anlaşmış; başka projeler içinde.
McConaughey'in oynadığı Ron rolü için önce Brad Pitt düşünülmüş.

McConaughey "Ron" rolü için tam 21 kilo vermiş. Yani filmde o boya 61 kilo bir adam var. Tamamen bir kemik yığını. Leto ise tam 15 kilo kaybı ile filmde oynarken sadece 51 kiloymuş.

Film Oscar'a pek çok dalda aday, En İyi Film, En İyi Orjinal Senaryo, En İyi Oyuncu (Matthew McConaughey), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Jared Leto), En İyi Kurgu, En İyi Makyaj..

Film şimdiden bir çok uluslararsı ödülü almış ve götürmüş bile. Daha fazlasını da hak ettiğini düşünüyorum. Harikaydı..

Ve tekrar filmin "gerçek yaşam öyküsü" olduğunun altını çizmekte fayda var. Ölmeden seyredilmesi gereken filmlerden. Vizyona girdiğinde mutlaka seyredin.

İÇKİDEN PANTER DE ÇIKABİLİR TAVUŞ KUŞU DA


Hafta sonunu iple çekiyorsunuz sonra da kaşlarınız iki tarafa devrilmiş olarak mı evinizin kapısından giriyorsunuz ? Artık devrik kaşlara son vermenin zamanı geldi..

Çözüm : yanınızı sıkıcı sıkıcı işten bahseden arkadaşınızı yanınıza almamakta.. Ya da sürekli İstanbul trafiğinden, ya da atmosfer hareketlerinden. Onu ekin ve kaçın hemen.

Dünyanın bir çok yerinde insanlar bir bara gidip kahkahalarla evlerine dönebiliyorlar. Biliyorum şaka gibi gelecek size ama böyle bu durum.

Türkiye'de İstanbul hariç tutuyorum. Orada da inanılmaz eğlenmek mümkün, hiç tanımadıklarınla selamlaşmak, sohbet etmek, üçüncü kadehten sonra karşılıklı dudakları "uu" şeklinde büzüştürerek dans etmek  (uu yapmayın kötü duruyor ama nedense herkes uu yapıyor- uu beybi - )

Güzel kokular, baştan çıkaran giysiler, çıplak omuzlu kadınlar, çıplak baldırlı erkekler (tamam bu şakaydı-baldırı çıplak olmasın), bonkör davranan erkekler, bir bira ile bütün geceyi tüketmeyen kadınlar ve erkekler, zarif kadehler, suratlar asılmadan konuşulabilecek konular, çatal kaşık sesine bile gülen pozitif insanlar, arkadaşınızın 20 sene öncesinden kalmış breakdance yapmaya çalışırken etrafta patlayan kahkahalar, (bazen gülmeye bahane bulmak çok olabilir, profesyonel tango bile yapsanız herkes kahkaha atabilir..) "Az önce çocukluk arkadaşınıza elektrik çarptı sanırım" diyen yan taraftaki grup onun dans figürü yaptığından habersiz olabilir. Boşverin mantıklı açıklama yapmayın, selamlaşın ve kaynaşın. Dünya ne kadar da küçük, herkesi tanımak ne kadar güzel..

Bar'lara gelen bir çok insan yeni birine rastlamak için geliyor farkında mısınız? (Ben öyleysem herkes de öyledir).. Ama gerçekten böyle.. Herkes hayatının aşkına o gece rastlayabilir? Bardan sevgili çıkmaz mı? Bence çıkar..

Nereden çıkacak? Foursqere'den mi? 'Facebook'tan mı? Farkındaysanız 'facebook'tan tanıştığınız en son ahu gözlü kız şaşı çıktı.  Fidan boylu sandığınız adam da belinize geliyordu? Üstelik ön dişi sararmış, ve sizinle hesabı bile paylaşacak kadar görgüsüzdü..

Barda oturun, sıkıcı masalarda değil. Sıkıcı masalarda sıkıcı çiftler otursun. Eşini, sevgilisine bakanın gözünü oyan dombili adamlar otursun. Siz yalnızsanız ya da arkadaş grubu ile geldiyseniz barmenin önünde ışık altında olun. "Ben buradayım, sıkıcı hayatın pençesinden kurtulmuş heyecan arayan biriyim"diyin. Barda durun ve üç kez içinden tekrarlayın istediğin oluyor, gökten zembille biri geliyor; öyle biri geliyor ki ; aklınız şaşıyor. İnce uzun, 'r' leri bastırarak söyleyen, cümleleri duvara çarpıp yankı yapan, saçları ışık saçan biri.. (Öyle birinin hayalini kuruyoruz ama yok tabi, ama olabilir de, sonuçta fotoğraflarını görüyoruz , bu adamlar bu dünyada yaşıyorlar ..)

En eğlenceli arkadaşlarınız az kullanılmış espriler kullananlar, o kafayla sarhoş sarhoş ağızlarını toparlayabilirlerse, beyinlerini de toparlanıp espri yapılıyorsa , gece boynuna sarılın ve öpücüklere boğun. Her zaman bulunmaz o kadar iyisi.

Sıradan bir ev sohbetinde bile, kırmızı ışıkta geçince adamı nasıl evire çevire dövdüğünden, ya da iş yerindeki müdürü ona çomak sokunca nasıl uçan tekme attığını anlatan arkadaşınızı görürseniz içkili ortamda görmezden gelin. Dışarıya çıkacağınız saatte ararsa "uyuyorum şu anda rüyanın ortasındayım, kapatma lazım" diyin. Sonra pikniğe falan çağırırsınız. Onun hayatımızda, başka anlamda bir rengine ihtiyacım var.

En eğlenceli arkadaş (aslında bar demeyelim bu ortama; pub daha uygun) içkili ortamda kısık seste kulağınıza yaklaşarak yan taraftaki adam hakkında müstehcen bir şey söyleyecek ve arkasından sizi kıkır kıkır güldürecek kadar sevimli olmalıdır, "size 3. tekil şahıs" gibi değil de çocukken çamurdan kayık yaptığımız eski bir arkadaşınız kadar samimi ve yakın olmalıdır. Çamurdan kayık mı? Kumdan kayık o bence , neyse işte..

Aynı adamı beğenmeli ama sana bırakmalı; ya da adamın ayakkabı renginin kıyafetine hiç uygun olmadığını söyleyip sizi soğutmalı, ya da "iyi olan kazansın" diye adamı ortaya koyup sizinle paylaşmalı. Üf tamam abarttım; o kadar da değil.

İyi içki arkadaşı dediğin kişi nasıl olmalı ayrıca?

İçtikten sonra ne o seni dinlemeli, ne sen onu. İkinizde kendi kendinize konuşmalısınız. Üstelik mızıl mızıl değil, bağıra bağıra, kendi kendine konuşmalı, kendi kendine gülmelisiniz. Sonra birbirinize çarpa çarpa sokakta pinpon topu gibi arada birbirinize de çarpmak serbest; yürümelisiniz. Taksiler sizi almamalı. (Alsalar iyi olur, ama almıyorlar nedense.. )

Çapkın kadın eğlencelidir ama yamulmuş çapkın kadın ortaya canlı bomba koymuşsun gibi kaçırıp dağıtabilir herkesi. Sarhoş kadından deli bile korkar.

Sarhoş olup , sarhoş olduğunu çaktırmayan kadın çok sevimli olur. Bütün erkekler ona hayrandır. Herkes ona bakar. Herkes ona içki ısmarlar. Herkes telefonunu vermeye çalışır. Herkes elini tutar. Herkes "sana aşık oldum" der. Demezler mi, yapmazlar mı? Bence öyle olsa ne güzel olurdu değil mi?

Eve gitmeden önce köşedeki çorbacıya girerken, siparişinizi tek hamlede söyleyebiliyorsanız; siz bir evliyasınız. Ben söyleyebiliyorum ama garson anlamıyor. Suç onda, bence o saatte uykuları geliyor ve duymuyorlar.

Bir de sarımsak yemeyen bir sevgiliniz varsa, kapıdan girdiğinizde "ben geldim" dediğiniz anda doğal gaz alarmlarını çalıştırıp öttürecek kadar çok sarmısağı çorbanıza doldurmasanız iyi olur.

Benim yazdıklarımı yapın, yaptıklarımı yapmayın.



YENİÇERİ KATLİAMI


Tarih boyunca devlet kademelerinde olan bütün liderlerin en büyük korkusu kendi ordusuna yenik düşmektir.

Dünya tarihinde farklı dönemlerde güçlenen orduya karşı liderlerin korkusu akabinde kendi ordusunun tasfiye edilmesi fazlasıyla tekrar edilmiş bir durumdur ki; bunun pek çoğu insanlık dışı kanlı baskınlardır. Tarih kitapları size öğretilmesi gereken şekilde yazılanlarla doludur. Çünkü her devlet oluşumu kendini lekelemek değil, yaptığını haklı göstermekle mükelleftir.

Osmanlı'daki Yeniçeri Katliamı, dünya tarihinde kendi ordusuna yapılmış en kanlı en acımasız katliamdır.

Yeniçeri Ocağının temel misyonu ilk kurulduğu 1. Murat döneminde "padişah ve hanedanın" korunması idi. Padişah bile Yeniçeri Ocağının bir askeri bir parçası idi. Ordu-devlet geleneğinin başlangıcı kabul edilen bir dönemdir bu.

Ocak, fetihlerin en önemli vurucu gücüydü. Ocağın askerleri, Balkanlar'da ve Avrupa'daki fethedilen topraklardaki  Hıristiyan ailelerin çocukları arasından seçilen devşirmelerdi. Bu çocuklar, Anadolu'daki Türk çiftçilerin yanına gönderilmekte, burada Müslümanlığı benimsemekte, Türkçe öğrenmekte, Türkleştirilmekteydiler.

Aileleri olmayan, evlenme izinleri olmayan, kendilerini sadece Osmanlı'nın korunmasına adayan bir ordu idi bu.

Osmanlı'nın gerileme dönemine kadar çok başarılı bir teşkilat olmuşlardır ve tüm Avrupa'yı karşılarında titretmişlerdir.

Üç yüzyıl içinde ocak eski haliyle kalmamıştır elbette. Büyümüş, gittikçe kurumsallaşmış, Anadolu ve Balkanlar'da halkla iç içe geçmiş, sadece askerlikle sınırlı kalmayarak Ahilikle birleşmiş, Yeniçeri askerleri aynı zamanda esnaflaşmış, loncalara girerek ve loncaları örgütleyerek bir esnaf örgütü konumuna gelmiş, Bektaşi tarikatıyla iç içe geçerek mezhepsel bir örgütlenmeye dönüşmüştür.

Yeniçeri Ocağı sadece bir asker ocağı değil, toplumun büyük çoğunluğunu özellikle kentli orta sınıfları temsil ettiğini, yine yoksul halk katmanlarına öncülük ettiğini, toplumsal bir örgütlenme olduğunu, adeta bir siyasi parti kimliği kazandığını ifade etmekte fayda var.

Ocak, Osmanlı hanedanlarında kimin padişah olacağını belirleyen, kimin ne zaman tahttan indirileceğine karar veren bir güç haline gelmiştir.

Tarihte, ilerici-gerici kavgası olarak aktarılan tartışma, reformcu-ilerici padişahların yenileşme çabalarına karşı çıkan gerici-tutucu bir Yeniçeri Ocağı tablosudur. Ama ideolojik örtünün altında yatan kavga bambaşkadır.

Ocağın tasfiye fikri, Fransız İhtilalinden sonra, 3.Selim'in Fransız etkisi altında kalan danışmanlarının etkisi ile başlamıştır. Ve Ocağın bir bölümünü Nizam-ı Cedid adı altında örgütlemeye başlaması bu döneme denk gelir. Nizam-ı Cedid tam bir Napolyon Fransa'sı örnek alınarak kurulmuş yepyeni bir ordu olacaktır.

Bu gelişme Yeniçeri Ocağını fazlası ile rahatsız edecektir. Yeniçeri isyanları 3.Selim'in tahttan indirilmesine kadar gidecektir.

2.Mahmut yönetimi devraldığında 1808'de tahta çıktığından itibaren tam 18 yıl yeniçeri ocağı ve padişah arasında müthiş bir mücadeleye sebep olacaktır.

Ve bu sefer kaybeden Ocak olacaktır.

2.Mahmut için Yeniçeri Ocağı'nın tasfiyesi o kadar önem arz eder ki, bu uğurda dış düşmanlarla bile birlik olacak, Yeniçeri Ocağı iç düşman halini alacaktır.

Yeniçeri Ocağı, Bektaşi tarikatına doğrudan bağlıydı, tarikat ve ocak birbirini güçlendiriyordu. Ocak aynı zamanda dinsel bir örgütlenmeye de dayanıyordu. İstanbul'daki kahvehaneler Bektaşi örgütlerinin birer şubesi durumundaydı. Yeniçeriler tarafından işletiliyordu. Ayrıca fırınlar, ulaşımı sağlayan kayıkçılar da..

Sultan Mahmud'un yöntemi ; en üst rütbeden başlayarak kendi kuracağı yeni projeye destek olmalarını sağlamak, orta ve alt rütbedekiler tamamen yok edip tamamen yeni bir oluşuma adım atmaktı. 3 yıl içinde üst düzeydeki subaylar ocağın yıkılmasına ikna oldu. Ve bu durum 2.Mahmud'un zaferi ile sonuçlanacaktı.

Yargı sistemine müdahale edildi. Yargıdaki padişahın görevlerini sınırlandıran yasalar tamamen ortadan kaldırıldı. Yeniçeri destekçisi ulema en tepeden padişaha bağlandı. Sadrazamlar değiştirildi.

Bütün bu değişiklikler olurken padişahın en büyük destekçisi İngiltere olacaktır. Hatta İngiliz Elçisi Lord Canning bu anlamda söz sahibi bile olacaktır.

1821yılında çıkan Mora 'da isyan çıkmıştır. Sırf yeniçerileri halkın gözünden düşürmek için ; padişah isyandan haberdar olmasına rağmen yeniçeri ocağına bildirmemiştir. Hatta ocağın Yunanlılarla işbirliği yaptığını hatta ocak içinde yunan ajanları olduğunu etrafa yayacaktır.
Daha sonra isyanı bastırmakla görevli 5000 kadar yeniçeriyi organize edecek, egede ıssız bir ada sahiline çıkaracak orda hepsini ölüme terk edecektir.

Ocak isyan etmeye başladı.

Ama padişah da topçu binbaşının komutasında 3 bin medrese öğrencisini topladı. Ardından İstanbul halkına tüm Müslümaların Muhammed'in sancağı altında toplamaları istendi.

Ve sonucu belli bir savaş başladı.

Önce Yeniçeri kışlaları çevrildi, top atışına tutuldu. Sonra ateşe verildi. Bina içindeki tün yeniçeriler ile birlikte yakıldı.

Kışlalar dışında kalan Yeniçeriler için bir av başlatıldı. Yakalananlar Sultanahmet Meydanına getirilik tek tek asıldı. Bazıları ise linç edilerek öldürüldü.

O gece hiç kimse uyumadı.

Padişah kuvvetleri geceyi Sultanahmet Camisinde geçirdiler. Ertesi gün de Yeniçeri avı devam etti.

Padişah 2.Mahmut ertesi gün Cuma namazını kılarken artık yeniçeriler tarihe karışmıştı.

Yeniçeriler sadece İstanbul'da değil, tüm Osmanlı eyaletlerinde vardı. Tüm eyaletlere talimat verildi ve oradaki yeniçeriler de idam edildi.

Yeniçeriler iki şeyle suçlandı: Birincisi itaatsizlik, yani sivil idare olan padişaha karşı gelmek, ikincisi disiplinsizlik.

Ama suçlamalar bunula da kalmadı. O döneme kadar gerici ve yobaz olarak görünen ve suçlanan Yeniçeriler, bu defa dinsizlikle suçlanıyordu.

Hatta yeniçerilerin Sünnetsiz olduğundan, bıçaklarla Kur'anı parçaladıklarından söz ediliyordu.

Sonra sıra Bektaşi Ocağı'na geldi. Ocak kapatıldı. Bektaşi tekkelerine el kondu, malvarlıkları hazineye aktarıldı.. Bektaşi liderleri idam edildi. Ama en önemlisi Bektaşi Ocağı'na ait mülkler o dönemde çok zayıf olan bir bir tarikata ; Nakşibendi'lere devredildi. Böylece "dinsiz" (!) Bektaşiler'i yok ederken, Nakşibendiler'in önü açıldı.

Artık Yeniçeri Ocağı yoktu.

Ama bir yıl sonra Yunan  isyanı büyüdü. Osmanlı donanması Navarin'de Fransız, İngiliz, Rus donanmaları tarafından yakıldı. Ve bunlar ordu reformunu destekleyen ülkelerdi.

2.Mahmut hem ordusuz hem donanmasız kaldı.

1828'de Yunanistan bağımsızlığını ilan ederken Mahmud eli kolu bağlı kaldı. Aynı yıl Rus harbi başladığında ordu o kadar yeniydi ki; büyük bir hazimete uğradı. Yine aynı yıl Mısır ayaklandı.

Ocak yoktu, Osmanlı'da yoktu. Mahmud ordusuz bir iktidardı.

Bir yıl sonra Sırbistan, Eflak, Boğdan da artık Osmanlı toprağı değildi.

Suriye özerkliğini ilan etti. Arabistan'da Vahabiler'in hakimiyetine geçti. Ruslar Kafkasya'yı ele geçirdi. Fransızlar Cezayir'i işgal etti.

2.Mahmudilerici batıcı bir padişahdı ama gerçek düşmanının Batılı ordular olduğunu anlamayacak kadar cahildi.

Ve bu topraklarda tarih daima tekerrürden ibaret oldu.


Yeniçeri Ocağının tasfiyesi ve ardından yapılan kanlı katliamlar Osmanlı'nın sonunun başlangıcı oldu; her zamanki gibi "din" alet edildi.

Bu tarih acısı gizli kaldı, üstünkörü geçildi.. Biz anlatınalar kadarını bildik.

Her zamanki gibi...

SAN DİEGO'DAN CORONADO ADASINA



California'nın en güney ucunda Meksika sınırına yakın bir tatil kenti : San Diego. 

Havaalanı o kadar çok şehir merkezinde ki, uçak iniş yaparken tedirgin olmamak imkansız. O apatmanlarda oturanların da her uçak gürültüsünde aynı tedirginliği duyduğuna eminim. Sıcacık bir şehre indik ve büyük bir şehir olmasına rağmen, bir kıyı kasabası samimiyeti var burada. Burası Amerika'lıların tatil için en çok tercih ettikleri yerlerden biri. Filmlerde gördüğümüz o sörf yapan genç çocuklar Pasifik okyanusunun, işte tam da bu şehre vuran dalgalarında eğleniyorlar. Ve harikalar.

AŞKIN KİMYASI

Geçen gün seyrettiğim bir filmde aşık olduğumuz kişinin, çocukluğundan kalma güzel tadları ve hatıraları anımsattığını; o yüzden hemen herkese göre aşık olunacak adamın farklılık gösterdiğini anlatıyordu. 

Minik mis gibi kokan çilekler, çalılıklardan toplanan böğürtlenler, ağzımızda suya dönüşen tatlı bir karpuz, çocukken oynamaktan en çok zevk aldığımız arkadaşımızın saç rengi, yüzündeki bir gamze, en sevdiğimiz oyuncak bebeğin gözlerinin rengi ve parlaklığı, çok sevdiğimiz bir aktörün bakışlarının derinliği; yani yaşamımızda bizde heyecan uyandıran ne varsa, aşık olduğumuz insanın bizde bıraktığı tad, beynimize gönderdiği seratonini harekete geçiriyormuş. Ve aşık oluyormuşuz. 

SEVGİLİLER GÜNÜNÜ DEĞİL SEVGİLİYİ HATIRLAMAK



Sevgililer günü ; gerçekten çok seven çiftler için anlamlı olabilir. 

Yani belki ve bazen...

Ama son an son dakika , lise çayına giderken elinden tutup zorla çekiştirip kolunuza taktığınız ve aslında güzel saçları ya da pudra kokusu dışında hiç bir şeyini algılayamadığınız bir kız için değildir o gün. 

Yılbaşında zorla eğlenmeye çalışan çiftler gibi görünüyorsunuz o fotoğraflarda. 

YENİ EV YENİ HAYAT


Yeni bir eve taşınmak, şaşkın tavuğa dönmeye eş değer.

Çocukken okul değiştirmekten de nefret ederdim. Herkes birbirini tanır, sen tek başına kalırsın. Herkes birbiri ile samimidir. Sen, en az senin kadar sessiz duran birine yanaşır; mırıl mırıl bir sesle tanışır, ufak ufak yanına sokulursun. Herkes bir araya gelir seni konuşur, bütün gözler seni izler ama sen yapayalnız kalırsın.

Yeni eve taş
ınmak da buna benzer.

Hangi marketin çıtır ekmek sattığını, hangi kuaförün daha güler yüzlü olup, daha çekiştirerek saçına fön çektiğini bilemezsiniz. Hangi pastane lezzetli börekler satar, hangi esnafın kapısının önünden bile geçilmez bilemezsiniz.

Sabah karşılaştığın herkese joker gibi gülümseyerek, yüksek sesle "günaydınn! " der, bazısından cevap alır, bazısından alamazsınız. Hangi komşunun külüne muhtaç olduğunu bilemezsiniz. Yönetici hangi dairede oturuyor diye öğrenmek için yanlış kapıları çalar, suratsız bir kadına denk gelir; duymayan kulağına gülümseyerek avaz avaz bağırarak (bunu yapmak çok zor bilemezsiniz) kendini tanıtır, yanlış kapıyı çaldığınız için özür dilersiniz. Alt katınızda oturan entelektüel adam eğlenceli müzikler çalarken ; laf atmak "ben bayılırım bu şarkıya, ben de geleyim size" demek istersiniz, içinizden konuşur ve susarsınız. Mutfağın penceresini açınca, apartman boşluğundan üst kattakinin mutfağına doğru kafayı uzatarak bakarsınız; mis gibi yemek kokusu gelir, ama sizin doğalgazınız henüz bağlanmadığı için, konserve ton balığı kutusuna bakar, onu da yemez müzik açar kendi kendinize şarkıcı gibi pozlar yapa yapa şarkıya eşlik edersiniz.

Kapınız çaldığında heyecanlanır , asansör durduğunda heyecanlanır, ev telefonu çaldığında heyecanlanır durursunuz. Sürpriz biri geldiğinde sevinir, gitsin istemezsiniz...

Bu bir yeni hayattır ve henüz emekleme evresindesinizdir. Minicik, küçücük, masum bir bebeksininizdir.

MR.NOBODY


Belçikalı yönetmen Jaco Van Dormael'in bir başyapıtı. Bu film için söylenebilecek en güzel tabir bu, yönetmen Dormeil daha çok kısa filmleri ile ünlü, ve uzun metrajlı filmleri çok da fazla değil. Ama az ve öz yapım diye buna denir.

Film baştan sona mesajlarla dolu ve hangi kareyi dondurup oradaki mesajı ; filmin tanıtımı için kullanacağınızı bilemiyorsunuz.

Temel mesaj şu : "Bütün yaşamımız seçimlerimizden ibarettir.. Kaderimizi, hatta nasıl öleceğimizi bile kendi seçimlerimiz belirler. Bazen ağzımızdan çıkacak tek bir cümle bile, bütün yaşamımızı değiştirebilir. "

Ben, bilinmeyenlerle dolu bu yaşamımızın neye ve kime bağlı olarak yön değiştirdiğini, ya da kaderin varlığını, yokluğunu sorgulayan filmleri seviyorum. Bir tarafı ile kafa karıştıran, bir tarafı ile kurgusu sizi sarsan filmler.

Filmin olağanüstü yakışıklı oyuncusu Jared Leto sadece fiziği ile değil, oyunculuğu ile de büyülüyor. Requem For A Dream filminde de çok başarılı bir performans çizmişti; bu filmde de.. Son yılların en yakışıklı ve en yetenekli oyuncularından biri o; ve film boyunca , özellikle Anna (Diana Krugel)'i kıskanmamanız , onun yerinde olmak istememeniz imkansız.


Yaşamımıza giren kadınlar ya da erkekler kaderimizi değiştirirler, onlar seçtiğimiz , yürümek istediğimiz yollardır. Yol arkadaşlarıdır.. Ve bizi başarıya mı başarısızlığa mı, ölümsüz bir aşka mı, depresyon içinde bir evliliğe mi, aşksız ama zengin bir yaşama mı götüreceğini bilemeyiz.. Adımı attıktan sonra yaşayacağınız her şey , söyleyeceğiniz tek bir cümle bile sizi bir başka yol ayrımına daha getirebilir..

Filmde Nemo karakteri ( Jared Leto) geleceği görebilen biri, ve seçimlerinin onu nereye götüreceğini çok iyi biliyor. Hatta dünyaya gelmeden önce , anne babasını bile her bebeğin kendisinin seçtiğini muhteşem bir dille anlatıyor.

"Biz doğmadan önce, Unutuluş melekleri, işaret parmaklarını dudaklarımıza götürür ve dudaklarımızın üstünde bir çukur bırakarak bu dünyaya gelmeden önce olduğumuz yerde gördüklerimizi hatırlamamamız ve söylemememiz için mühürlerler. Ama beni mühürlemeyi unuttular...

Zaman tek yöne akıp gidiyor. Geçmişe doğru hatırlayabiliyoruz ancak geleceği göremiyoruz. Ama ben görebiliyorum. Çünkü ben Nemo'yum yani "Bay Hiçkimse"...
Yaşamımız o kadar çok seçenek sunar ki bize, biz bazen hiç birini seçmeyiz, o zaman her ihtimale açık kalırız diyor film. Küçücük bir ayrıntı, saniyelik hareketler bile yaşamımızın geri kalanını baştan başa değiştirebilir.

Düşünün ! Kendi yaşamınıza dönün ve düşünün.
 
 
Filmin sadece verdiği mesajlardan kalın bir roman çıkar ama filmin müzikleri ve çekimleri ayrı bir sanat şöleni. Her bir kare tablo niteliğinde. Evet biraz Amerikan filmi gibi, ama yine de bir Avrupalı yönetmen elinden çıktığı belli.

İşin sadece teknik kısmı değil, edebi, tiyatral, sanatsal tarafı ile o kadar çok ön planda ki; büyülenmemek elde değil. Biraz Amelie, biraz Truman Show, biraz Butterfly Effect, biraz Sliding Doors, ama hiç biri tam olarak filmi tanımyabilecek bir güçte değil. Son zamanlarda seyrettiğim en güzel filmlerden biri Mr.Nobody. Kült filmler listesine gireceğinden asla en ufak bir şüphem yok. Tamam biraz karışık, beyin devreleriniz seyrederken yanabilir ama biraz zorlamalı film insanı. İyi filmin tam betimlemesi bundan başka ne olabilir ki?
 
"Seçim yapmadığın sürece, kalan olasılıkların hepsi mümkündür. "

"Siz hiç aşkınızı, daha ucuz diye almayı tercih etmediğiniz bir kot markasının üretildiği fabrikanın kapatılması sonucu işini kaybeden bir işçinin evinde umutsuzca yumurta haşlarken oluşturduğu klimatik bir etkiyle iki ay sonrası sebep olduğu ani bir yağmurun bir damlasıyla elinizde tuttuğunuz ve sevgilinizin telefon numarasının yazılı olduğu kağıdı ıslatarak mürekkebini akıtması sonucu numarayı kaybettiğiniz ve onu arayıp bulamadığınız için yitirdiniz mi?

Vizyon değil, bir festival filmi Mr.Nobody.. Yani film konusunda seçiciliği olan insanların seyrettiği türden. Herkesin anlayamayacağı türden ama çok şey anlatan türden. Paralel hayat, paralel evren, uçan bisikletler, aşkın ölümcül tutkusu, alternatif yaşamlar, farklı zaman boyutları, yaşam teorileri, sicim teorisi, kuantum fiziği, tesadüfler, doğru ve yanlış seçimler üzerine yapılmış en iyi filmlerden.

Yaşamımız bütün filmleri seyredecek kadar uzun değil ise en iyilerini es geçmemekte fayda var.

İyi seyirler.






WAKE UP IN SAN FRANCISCO


California'nın en kuzeyinde San Francisco'da , şehri Telegraph Hill'den şehri seyrediyorum. 


Şehir olağanüstü güzelliği ile ayaklarımın altında uzanıyor. San Francisco'nun en yüksek tepesindeyim ve benim gibi bu manzarayı seyretmek üzere gelmiş başka insanlar da var. Alex,  "Nasıl, manzara söylediğim kadar var mıymış ? " diyor. "Evet , harika görünüyor diyorum.. Sonra parmağı ile tek tek uzaktan şehri tanıtıyor kaba taslak, "bu şehrin her yerinde itfaiye binaları var", diyor.. 1906'daki deprem sonrası çıkan büyük yangında şehrin büyük bir kısmı yok olmuş. Hatta Jack London "Depremde hiç bir kent bu kadar yıkılmamıştır, San Francisco yok olmuştur" der.  Yardım her yere yetişememiş, o yüzden belediye bu anlamda çok titizmiş. Şehrin her yerinde, yangına önlem için olağanüstü bir sistem kurulmuş. Alex benim San Francisco'daki rehberliğimi yapıyor. Sonrasında başka başka diğer çocuklar gibi. Her güne bir gönüllü rehberim var ve kendimi çok şanslı hissediyorum. 




Telegraph Hill'e çıkarken Castro denen bir eşcinsel cumhuriyetinin içinden geçiyoruz. Bu bölge için farklı bir isim bulamadım. En uygun tanım bu olacak. Kendilerine özel bayrakları bile var. Altı renkli bir bayrak. Yanınızdan geçen şu olağanüstü yakışıklı adam muhtemelen sizinle hiç ilgilenmeyecek, ama ileri de gördüğünüz pantolonlu kızın gerçekten çok ilgisini çekebilirsiniz. Burası kurtarılmış bölge ve karşı cinsin hiç bir anlamda şansı yok gibi görünüyor. 


Castro, 1970'lere kadar bir işçi mahallesi iken 70'lerden sonra dünyanın en büyük eşcinsel aktivizminin merkezine, cumhuriyetine dönüşmüş. 2.Dünya Savaşı zamanında eşcinsel Amerikalı askerler savaş alanlarından taburcu edildikten sonra büyük bir kısmı San Francisco'ya yerleşmiş. Önce işçiler varmış bu bölgede ama daha sonra İrlanda'lı eşcinseller yoğunlaşmaya başlamış, sonra da dünyanın her yerinden Amerika'nın her bölgesinden eşcinseller buraya yerleşmiş. Castro'da, mağazalar, marketler, herşey onlar için.. Olağanüstü bir stilleri var, dar kot pantolon,siyah ya da çöl kumu genellikle renkli savaş botları, dar T-shirt ya da, bir Izod timsah gömlek , muhtemelen kırmızı ekose flanel dış gömlek ve genellikle zaman bir bıyık veya sakal. 

Castro'da 1980'lerden sonra HIV, AIDS virüsü çok yaygınlaştığı için devler buraya güvenli sex anlamında çok ağırlık vermiş. Bir anlamda bilinçlendirme akımı başlamış. Bir nevi, tercihlerine müdahale etmeden onları korumaya almış. 


Şehrin Golden Gate köprüsü sanırım dünyanın en ünlü köprülerinden biri, San Francisco denince akla gelen imaj kızıl silüetiyle iki katlı Golden Gate köprüsü. Dünyada en çok intihar edilen köprüymüş burası. Yapımında da onlarca işçi rüzgara kapılıp ölmüş. Bu şekilde bir namının olması hüzün verici. Ama ihtişamı gerçekten göz kamaştırıcı. Üstelik köprünü bir yaya yolu bile var. 




Ve Golden Gate Köprüsü kadar ünlü Golden Gate parkı. 



Parkın yukarıdan görüntüsüne bakarsanız ne söylemek istediğimi anlarsınız. Burası şehrin ciğerleri, bir anlamda oksijen çadırı. İçinde müzeler, botanik bahçeler, göletler, yüzlerce ve belki binlerce çiçek ve ağaç çeşitleri barındıran , bisikletle dolaşma imkanınız olan muaazam bir park. 




Tabi ki benim Golden Gate Parkındaki favori bahçem, Japon Bahçesi.. Japonların bu konuda kimse eline su dökemez, görünce anlıyorsunuz. İçinde Japon mutfağının da olduğu, çok enteresan japon çaylarının da ikram edildiği bir kafe bile var. Bu cennete her zaman yolunuz düşmeyebilir. Oturup bir dinlenin, huzuru içinize çekin derim.

Şehir merkezi Market Street ve Union Squere Meydanı, San Francisconun kalbi. Bütün ünlü ve şık mağazalar, restaurantlar, alış veriş merkezleri burada. Ve günün her saati İstanbulu'un Taksim Meydanı gibi olağanüstü kalabalık. Burada kalkıp da fast food falan yemeyin bence, gidin düzgün bir lokantada NewYork Style et yiyin. Dünyanın hiç bir yerinde bu kadar lezzetli et olduğunu sanmıyorum. 5 cc kalınlığında, az pişmiş ya da orta pişmiş, içi halen pespembe ya da kırmızı olmalı. Yüksek ateşte ızgarada yapılıyor ve et kanlı. Ama kelimelere sığmaz bir lezzette..



San Francisco deyince başka akla ne gelir , elbette inişli çıkışlı yokuşları ve bir çok filme sahne olmuş, o yokuşlardan zıplayarak çıkan hızlı arabaları. Bu şehir minyatür bir biblo gibi. Tramvaylardan birine binin ve etrafı seyrede seyrede , o meşhur San Francisco evlerinin pasta gibi sıralanmış silüetlerini seyrede seyrede deniz kıyısına kadar inin.. Hayran kalacaksınız. Bu kadara estetik, bu kadar karakteristik binalar dünyanın hiç bir yerinde olmayabilir. 






Bir nevi Viktoria Evleri. Benim içinde en çok yaşamak istediğim evlerden. Bu evler bir masaldan fırlamış gibi. 

Deniz kıyısına ulaştığınızda bambaşka bir ambians sizi bekliyor. Her yerde kızartma kokuları var. Kızarmış karides, kızarmış balık, kızarmış istakoz, kızarmış kalamar, midye vs.. Ama bunları yemek istemezseniz Alex ile ben gibi gidip bir Meksika Lokantasında Tako yiyebilirsiniz. Gerçi o gün için kötü bir tercihti. Çok sevmemiştim ama insan bazen yanlış seçimler yapabiliyor böyle. Hava alev aley yanıyor ve Eylül sonundayız. Burası Türkiye'nin kıyı kasabaları gibi : Fisherman's Wharf.. 



İnsanlar mini şortlarla incecik bluzlerle dolaşıyorlar ve benim gözüm hediyelik eşya dükkanlarında, magnet bakıyorum. O kadar çok çeşit var ki, hangisini alacağımı şaşırıyorum. Deniz kıyısında dev foklar var, güneşleniyorlar, yaklaşıp onları seyrediyoruz. Sonra da denizin üzerinde dünyanın en azılı mahkumlarının , en dramatik hikayelerinin yaşandığı Alcatraz Hapishanesine bakıyoruz. Belli saatlerde tekne ile geçip dolaşabiliyorsunuz. 




Hükümlülerin sayılarla isimlendirildiği Alcatraz'da çok basit temel gereksinimler dışında hiçbir ayrıcalık yokmuş. Cezaevi kitaplığından yararlanmak için bile en az beş yıl sorun çıkarmayan bir mahkûm olma şartı aranıyormuş, aşırı akıntıyla çevrili adadan kaçışın çok zor olduğu hapishane koşulları, esir kamplarına benziyor.. Sığınma yeri, yemek, kıyafet ve sağlık yardımının dışında hiçbir şey verilmiyormuş. Çoğu mahkum, günün 23 saatini hücresinde geçiriyormuş. Ancak fırsat gelirse, dışarıya -temizlikçi olarak- bir saat kadar çıkabiliyorlarmış.  Adanın etrafı ise soğuk körfez suları ve bolca köpekbalığı ile çevrili. Şu sıralar turistik mekan durumunda olan Alcatraz’dan -hepsi başarısızlıkla sonuçlanan- 14 adet kaçma girişimi olmuş. Çok hüzünlü bir görüntüsü var. Dünyanın en feci en ağır hapishanesi olarak biliniyor. 
Öldürülmeden önce, gardiyanların bahsi üzerine gladyatör gibi dövüştürülen mahkumlar, yataklarına zincirlenen hamile kadınlar, yüzlerine yanıcı madde dökülen, yerlerde sürüklenene kadar elektrik verilen mahkumlar, bir nevi cehennemin yeryüzündeki öbür adı. 
San Francisco'dan biraz uzaklaşarak Mountain View'a gitmek isterseniz orada mutlaka kapısından girmeniz gereken olağanüstü lezzetli bir Japon Lokantası var. Satsuma.. Satsuma dünyanın en iyi suşi restaurantı kabul ediliyor ki, aksini iddia etmek çok zor. Çünkü dünyanın en iyi suşi ustaları San Francisco'da yaşıyor. Suşinin içine kullandıkları malzeler o kadar aşırı afrodizyak içeriyor ki, yemeği yedikten sonra şehri dört tur koşabilirsiniz. böyle bir şey hiç görmedim. Suşi değil, çok başka bir şey bu..
Mountain View, aynı zamanda California'nın silikon vadisi. Bugün, dünyanın en büyük teknoloji şirketleri dahil olmak üzere pek çok kuruluş ve şirket burada; Google ve Mozzila gibi.



Mountain View'den sonra Santana Row'a mutlaka gitmelisiniz. Burası San Jose'nin lüx bir alışveriş, eğlence ve yerleşim merkezi. Sokaklar ünlü mağazalarla dolu ve pırıl pırıl, barlardan gelen müzik sesleri sizi içine çekiyor ve çok eğlenceli ve yaşayan bir yer. Santana Row'un iki büyük ödülü var.CELSOC Mühendisliği Mükemmeliyet Ödülü  ve   Builder Magazine 2003 yılında Yılın 'ın Projesi.


Vaktiniz varsa Valencia'da bir içki içmeden dönmeyin. Burası hem çok şık bir butik otel, hem bar, hem de restaurant.. Ve Santana Row'un tam göbeğinde.